"İyisin değil mi?" dediğimde kafa sallamıştı. Saçları mantar kesimdi ve kafa salladıkça dalgalanması çok hoşuma gidiyordu. Kuzenimdi ama yaş farkımız büyüktü. "İyiyim teyze," dedi elindeki çikolatayı yerken. Yanaklarından öpüp sandalyemde arkama yaslandım. Kafamı kaldırıp anneme baktım.
"Bu gece de buradayım, yarın sabah geri döneceğim."
"Biraz daha kalsaydın?" dediğinde, "Anne..." dedim burukça gülümseyerek. Bunu yapmayı asla kesmiyordu. "Okul önümüzdeki ay başlamış oluyor, yarın da işe gitmem gerek. Bunları biliyorsun."
"Jin Ae'yi özledim." konudan konuya öyle bir atlamıştı ki, far görmüş tavşan gibi kalmıştım. Aman canım dert ettiği şeye bakın, 'annem seni özlemiş' desem bir daha buradan çıkmazdı Jin Ae.
Ayrıca anneme çok iyi yalaka yapıyordu, ondan taktik öğrenmem lazımdı. "Hoseok'u da." derin bir nefes aldım, 'bende' diye geçirdim içimden. Kimseye gittiğini söylememiştim, gerek duymamıştım. Ama kendime itiraf edebilirdim değil mi? Onu özlemiştim.
Aslında gideli üç gün oluyordu. Pazar gecesi havalimanından sonra direk Busan'a gelmiştim ve Jin Ae'ye de üst katımızdaki doktora rapor yazdırttırmıştım. Üç gündür buradayım ve annem bir şeylerin farkına varmıştı. Bu cümleyi de bilerek kurduğuna emindim.
"İki gün geçirdin sadece anne." omuz silkerek tabağındaki kurabiyeyi ağzına götürdü. Yavaş yavaş çiğneyip bana imayla bakarken sanki beni çiğniyor gibiydi. Tüylerim diken diken olmuştu.
"Olsun, hoş çocuktu. Tanrım, ona çok üzülmüştüm. Şimdi nasıl?" önümdeki tabaktan kafamı kaldırıp anneme baktığımda ne cevap vereceğimi düşünüyordum.
Zorlu dönemler geçirmişti, geçiyordu. Şu an nasıldı pek bilgi sahibi değildim. Daha konuşmamıştık. Hislerini anlatamazdım. Yaşamadan bilemezdim, tanrı biliyor ya yaşamak da istemiyorum.
"Bu konuyu konuşmak-" boğazımı temizleyip yutkundum. "... istemiyorum, anne." önümdeki yeşil çayımı içtim. Buraya gelmeyi bu kadar düşünmenin sebebi annemin analizci kişiliğiydi. Tek bir hareketimden Daegu'da ki yediğim her haltı anlayabilirdi.
"Mi Sun, bana bak kızım." yere bakıyor, ellerimle oynuyordum. Anneme bakmak istemiyordum, kirpiklerim nemlenmişti. Yalandan esnedim, "Ben odamdayım." dedim. Bir şeylerin olduğunu anlamıştı, umrumda değildi, sadece soru sormasın bana yeterdi.
*
"Beni bir süredir aramadın, yoksa beklemiyor musun?" ruhsuz kıkırdamasından sonra gözlerinin tek bir yere odaklandığını tahmin edebiliyordum. Onu yavaş yavaş çözmüştüm.
"Bekliyorum, sadece günlerim fazla yoğun geçiyor." evet, onu düşünmek, onun için endişelenmek ve onun yeni hayatı hakkında kuruntu kurmakla geçiyordu. İşte, üç buçuk aydır en büyük yoğunluğum buydu.
"Yorgun musun? Sesin öyle geliyor, stajların daha başlamadı değil mi? Yoongi demişti."
Yoongi'nin muazzam çöpçatanlığını biliyordum, ara sıra bize geliyor, bileklerimi kontrol ediyor ve her defasında doğduğum günden itibaren hayatımı ona anlatıyordum. Hadi tüm anlattığım geçmişimi bir kenara atalım, neden bileklerimi kontrol ediyordu?
Ona göre, Hoseok'a olan hasretimden, aşkımdan ve duygularımdan kendimi kaybediyor ve bileklerimi kesiyordum. Hayal dünyası rengarenkti.
En son iki gün önce, elindeki acı ramenler ile bize gelmişti ve misafir olduğundan, kimseye rahatsızlık vermek istemediğinden ramenleri kendisi yapmayı teklif etmişti. Kabul etmiştik çünkü işimize gelmişti.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
destiny | hoseok
Fanfiction❛Eğer o gün, o kahve dökülmeseydi belki de bugün biz olamayacaktık Hoseok.❜ 180107
