Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
•
Bazen insanı, değer verdiği bir insanın dudaklarından dökülen sadece birkaç kelime bile öldürebiliyordu. Dün akşamüstü, ne yazık ki bunu acı bir yolla deneyimlemiştim.
Ruhsuzdum, ne düşünmem ve nasıl hissetmem gerektiğini bilemeyecek kadar dağılmıştım. Belki de öfkeli olmam, gözyaşlarım tükenene kadar ağlamam gerekiyordu ancak ben, hiçbirini yapacak mecali kendimde bulamıyordum. Kız kardeşimin ihanetinin altında ezilen bedenim, buzdan bir duvara toslamıştı ve beraberinde benden her şeyimi alıp götürmüştü sanki.
Kafamda her ihtimali tartmıştım düne kadar, kendimi olabilecek en kötü senaryoya dahi hazırlamıştım ancak bu olanları, kesinlikle beklemiyor ve kabullenemiyordum. Büyükannemin beni Minnie hakkında uyarışı kulaklarımda çınlıyordu sürekli. O içten içe, Minnie'nin kendi arzusuyla geri dönmediğini biliyordu. Ben ise bu gerçeği ölümüne reddediyor, dönmemesinin ardında binlerce sebep arıyor ama asla bizi istemediği ihtimalini zihnimde tartmıyordum. Ancak şimdi, acı gerçek suratımda okkalı bir tokat misali patlamış ve beni yüzleştirmişti hayatın adaletsiz olan öteki yanıyla.
Bu kadardı işte, sebep aramaya gerek yoktu artık. Bazı insanlar sadece bencildi, geride bıraktıklarını umursamıyor ve hayatlarını, sadece kendi istek ve planlarına göre şekillendiriyorlardı. Benim gibi olanlar ise, her zaman kaybetmeye ve ömürlerini arkada bırakılmanın verdiği hüzünle yaşamaya mahkum kalıyordu.
Ellerimi dizlerime sarmış, karşımdaki yaprakları dökülmüş ağaçların yansıdığı göle dikmiştim bakışlarımı. Sol yanımda oturan Jimin'in kısılan gözlerinin dikkatle üzerimde gezindiğinin farkındaydım, ona olanları anlattığımdan beri tek kelime etmemiş ve öylece beni izlemeye devam etmişti. Bana acıyor olmalıydı, kardeşim için yaptığım onca kepazeliğe rağmen aldığım karşılığın bu olması onun bile beklemediği bir şeydi çünkü.
Nefes almak güçtü, ciğerlerime sanki soluklarımı kesen cam kırıkları batıyordu ve yüreğimin tam ortasına çöken o boşluğun sonsuza dek benimle kalacağını düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kasabama geri döndüğümde büyükanneme ve Bambam'a bu olanları nasıl anlatacağımı bilmemem ise, ayrı bir baş ağrısıydı benim için.
"Ben, çok üzgünüm Lalisa."
Jimin'in fısıltıdan ibaret sesi kulaklarımı doldurduğunda, omuzlarıma çekinerek dokunan parmaklarını hissettim ve ona döndüm. Telaşlı bir ifade vardı yüzünde, çabalıyordu ancak beni nasıl teselli edeceğini de bilemiyor gibiydi. Haksız sayılmazdı, şu an işiteceğim hiçbir söz beni kendime getirebilecek güçte değildi. Bunu ikimizde biliyorduk.
Dudaklarıma zoraki bir tebessüm yerleştirdim ve o omuzumdaki elini çekerken, ben de gözlerimi yeniden neredeyse ezbere bildiğim manzaraya çevirdim. Derince iç çekmeme mani olamazken, tekrardan boğucu bir sessizlik yarattık aramızda. Soğuk bir esinti bedenime çarpıyordu usul usul ama üşümüyordum bile. İçimde taşıdığım o devasa yangın yeterince yakıyordu çünkü beni.