"Şurama batan.." diyor şair, Şurama batana, "özlem" demeselerdi; bıçak derdim...
Yalnızlık kapıma kadar gelmişti. Üstelik gelin odamın kapısına. Kovmak olmazdı...
Evet yalnızlığı koluma alıp çıkmıştım o kapıdan. Ve bir an için kalbim kapıya değil Arele götürdü beni. Ama bu yoldan dönüş yoktu. Bir onun gözleri, bir de kapı vardı gözümde. Gözyaşlarım yetişti, bulanıklaştırdı tutuklu kaldığım gözlerini, gitme vaktiydi ve gittim...
Pembe beyaz düşlerimin arabasında, düşlerimin gelinliğiyle, yalnızlığımı paylaşabileceğim, Areli haykırabileceğim, yaralarımı önce yakacak sonra, kabuk bağlatacak denizdi rotam. Çünkü deniz özgürlüğümdü, çocukluğum, gençliğim, şiirlerim, Arelimdi.
Yol düşünceler, gözyaşları, en çok da sessiz çığlıklarla; hep mutlu gelip hüzünlü bıraktığım ama bu sefer hüzünle geldiğim Akbükte son buldu. Beni gelinlik içinde gören site hizmetlisi soru sormasa da soru dolu bakmayı da ihmal etmeyerek evin anahtarını zorluk çıkarmadan verdi. Halime acımıştı anlaşılan. Ev adeta toz yumağıydı ama benim evle işim yoktu zeten. Üzerimi bulduğum kıyafetlerle değiştirip sahile attım kendimi.
Ne düşündüğümü bile bilmeden, aynı noktada saplanıp kalan bakışlarımla, saatlerce oturdum. Ne kadar ağladım, ne kadar sustum bilmiyorum ama son hatırladığım şiddetli bir baş dönmesi ve karanlık...
Beyaz rahatsız bir yatakta, kolumda bir sızı ile gözlerimi araladım.
"Kendinize geldiniz demek."
Ah evet bir hastanede olmalıydım. Tam olarak ne olmuştu? Güzel... Hatırlamıyorum..."Evet ama niye..." derken sözümü tamamlamadan, ufak tefek, sevimli, merakı gözlerini parlatan hemşire başladı konuşmaya. Erva'ya benzettim bir an için.
"Uzun süre beslenmenizi aksatmış olmalısınız, şimdilik önemli bir şey yok ama kendinize ve beslenmenize dikkat etmelisiniz. Neyse ki sizin için endişenen biri var. Şu delikanlı çok korkmuşa benziyordu..."
Hemşire hala konuşuyordu. Nasıl yani beni buraya bir delikanlı, üstelik de benim için endişelenen bir delikanlı mı getirmişti? "Afedersiniz! Kimdi beni buraya getiren?"
Hemşire susacak gibi değildi:"Gerçekten çok korkmuştu, hatta gizlemeye çalışsada ağlamıştı. Sizi sedyeye bıraktığında titriyordu... Çok şanslısınız doğrusu sizi bu kadar önemseyen biri..."
Konuşmaya korksam da iniltiyi andıran bir sesle: "Nerede?" diyebildim.
"Hep başucunuzda bekledi. Sonra sessizce duvara dayanıp izlemeye devam etti. İşte şu duvar... Ama şimdi buradaydı. Kahverengi parlak gözlerindeki korkuyla sizi izliyordu..."
Gözlerim karardı birden, ve kalbim yakıcı bir sıcaklığın esiri oldu. Kahverengi parlak gözlü? Aşkı tattığım kahverengi parlak gözler. Arel? Hayır hayır Arel olamaz. Tek kahverengi parlak gözlü Arel miydi Rima kendine gel. Düşüncelerimi susturdum, kaldığım yerden devam etmek zorundaydım. " Ne zaman çıkabilirim?"
"Serum bitmiş, damar yolunu çıkaralım gidebilirsiniz, işlemleriniz daha önceden yapılmış."
Bu bilmeceyle uğraşamayacak kadar düğüm düğümdü aklım. Bir geçmişin, bir özlemin içinde kaybolmuştum. Kendimi bulmalıydım...
AREL'DEN
Bir süre donuk gözlerle Rima'nın çıktığı kapıyı seyrettim. Şuan düşünmekten çok uzaktım. Onun gözlerindeki hüzün, gözyaşları, bana bakışı, çıkışı ve gidişi... Ve beni kendime getiren tokat... "Derin?"
"Arel sana diyorum! Git! Çıktığı kapı onu geri getirmeyecek. Onun sadece sana ihtiyacı var!"
Derin haklıydı Rima gitmiş ben ise seyretmiştim. Hala umut varmıydı gelecekte bilmiyorum ama bizim bir geçmişimiz vardı. Hiç geçmeyen bir geçmişimiz...
Nereye gidebilirdi? O bir deniz kızı gibiydi. Gözlerinin yeşili sularla buluştuğunda için için yanan ve için için yakan. Elbette kendini ait hissetiği yere denize bırakacaktı. Hiç tereddüt etmeden hüznünün kokusunu iyot kokusu ile kıyas edeceği sahilde buldum onu.
Saatlerce oturdu. Bende aramızdaki geçmişin izleriyle, ama en çok da özlemle, sessizce onu izledim. Sessizlik onun büyüsüydü... Ne kafasını çevirdi, ne bakışlarını bozdu, ne kıpırdadı ama birden olduğu yere süzülüp kaldı. O an orada ne olursa olsun onun kollarında ölmeyi diledim. Yavaşça yaklaştım. Korkuyor muydum? Onca yıl sonra bu kadar yakın olmak korkutucu değil, yıkıcıydı. Öyle özlemiştim ki... Ellerimi uzattım, ama dokunamadım. Sonra Derin'in beni harekete geçiren sesini hatırladım. "Arel onun sadece sana ihtiyacı var!" Onu kollarıma aldım. Titriyordum ve onu düşürmekten korkuyordum. Açık kahve saçlarının kokusu hala aynıydı, gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Hep pembe olan yanakları solgundu, çimen gözleri yumulu, hiç gülmeyi ihmal etmeyen ama dün gülmeyi unutan minik dolgun dudakları aralık...
Kendime gelmem zaman aldı. Onu geçmişte bir yerlerde çoktan kaybetmiş olabilirdim ama onun nefesi benim umudumdu. O nefesini kaybederse ben önce umudumu, sonra eksik kalan nefesimi kaybederdim... Yol bitmedi ama ben çoktan bitmiştim. Hastaneye geldiğimde tekrar kollarıma aldım onu. Hala titriyordum, sedyeye bıraktığımda titremem daha da arttı. Ama onu bu halde bırakamazdım. Bir süre başucunda bekledim, sonra bitkin vücudumu bir duvara yaslayıp gözlerimi ondan ayırmadım...
Göz kapaklarını kırpıştırdı, sonra yavaşça aralayıp çimen gözleri göründü. Beni şimdi görmemeliydi. Buna hazır değildi, çünkü o güçlü duruşu şimdi yerle birdi. Geçmişin izleri onu daha da yaralardı. Ben, onu izleyen bir çift gözdüm artık. sonrası ise geçmişin bize biçtiği izlerdi...
RİMA'DAN
Kendime bir özür borcum vardı. Yılların ağırlaştırdığı bir yüktü boynumda ve artık kurtulmalıydım. Rotamı çizmiştim. Eve gidip kısa bir hazırlıktan sonra Altınkum'un yolunu tuttum. Yolda hiçbir şey düşünmedim. Çünkü dünyanın belkide en zararsız insanı olan Özgür'e geçmişimde yolculuk yaptırmaya gidiyordum ve düşünmeye o zaman fazlasıyla ihtiyacım olacaktı...

ŞİMDİ OKUDUĞUN
BEYAZ
Teen FictionGeçmişim, geleceğimdi... Gerçekten gelecek miydi, yoksa hep bekleyecek miydi? Rima ve Arel geçmişte aynı geleceği düşlerken, farklı geleceklerde geçmişin izlerini bulabilecek mi?