Şimdi ne yapacaktım?
Yapacağım şey basitti. Anlattıkları hikaye gerçek olabilirdi, olmayadabilirdi. Nasıl inanacağımı bilemeyecek kadar güvenim sarsılmıştı çünkü.
Yavaşça ellerimi Toprak'ın yanağımın üzerindeki ellerinin üzerine koydum ve tutarak kucağıma indirdim. O ne yaptığımı anlamaya çalışırken bense sakinliğimi koruyarak Tuna denilen abi beye döndüm.
Ona dönmemle zaten bende olan bakışlarını kısarken söze girdim. "Tuna, sen yanlış hatırlamıyorsam ve Toprak doğru söylediyse eğer polistin bi ara değil mi?"
Tuna başını aşağı yukarı sallayarak beni doğruladığında bende başımı salladım. "Güzel..." önümdeki Toprak'a döndüğümde hala ne diyeceğimi anlamadığı için meraklı bir şekilde dinliyordu beni. Onun bu haline hafifçe sırıtmadan edemedim. Merak et Toprak'cık, merak et.
"O zaman söyle bana Tuna, genç bir hanımefendiye izinsiz dokunmanın cezası ne?"
Tam da Toprak'ın gözlerinin içine bakarken kurmuştum bu cümleyi. Sanki gözlerinde şey vardı, yıkılmışlık? Anında kucağımdaki elleri boşluğa düşerken bende koltuktan kalkarak Tuna'ya doğru ilerledim.
Önünde durduğumda aynı üslubumu değiştirmeden devam ettirdim sahte tebessümümle. "Tuna... cevap vermeyecek misin kardeşine? Ya da dur... söyleme. Şikayetçi değilim çünkü."
Tuna'yla konuşurken karşımda Beran var gibi hissediyordum. Toprak'ın anlattığına göre o da Beran gibi zekiydi. E birde doktor olmuş tabi.
Sözlerim üzerine sırıtmazken herhangi bir tepki de ortaya koymadı. Bense bunu fırsat bilerek tekrar konuşmaya devam ettim. "Şikayet etsem ne olacak ki? Bana izinsiz dokunduğunu değiştirecek mi bu?"
Sözlerimin tam manasını salondaki herkes anlamasa bile karşımda oturan adam ve Beran'ın anladığından yüzde yüz emindim. Tuna'ya karşı nasıl Beran'la konuşuyorsam öyle konuşuyordum şu an. Her şeyi herkes anlamayacak kadar gizli, onlar anlayacak kadar açık. Gerçi salondaki kalanlar da biraz üzerine düşünse anlardı basit cümleyi.
Bu cümlede onların anladığı açık kısım şuydu;
Siz şimdi yanımda olsanız ne olacaktı ki? Benim o kadar acıyı tek başıma çektiğimi değiştirecek mi bu?
Hafifçe Tuna'ya doğru eğilip onun bana yaptığı gibi göz kırptım yüzüme yerleştirdiğim sırıtmayla. "Çıktığınız ligde ne terler döküldü Tuna'cık. Terleri görmeden bu hale gelmek için ne kadar emek verildiğini anlayamazsın dimi?"
Dudakları arasına mühür vurulmuş gibi konuşmazken başımı aşağı yukarı salladım. "Bende öyle düşünmüştüm Tuna'cık."
Dördüzlerden üçü yurtdışına çıktıktan iki ay sonra
Sinirle elindeki telefonu koltuğa fırlattı Baran. Yine aynı cümleyi duymuştu, 'aradığınız kişi şu anda telefona cevap veremiyor...'
Nasıl Beren'e ulaşamazdı ki? Numarasını ezbere biliyordu onun. Ama buraya geldiklerinden beri bir türlü onunla konuşamamıştı. Caner'in anlattığına göre bir problem de yoktu şu anlık. Annem ve babam ona bulaşmamıştı yani.
Umudunu kesmeden bu sefer Kerem'i aradı. Artık Beren'le konuşması gerekiyordu, onun sesini duyması lazımdı. Koskoca iki ay geçmişti onsuz, hayatlarında birbirlerinden hiç ayrılmamışlarken bir anda iki aydır sesini bile duymamak onu gereğinden fazla agresif yapmıştı.
"Noluyor yine Baran?" Elindeki poşetle içeri girdi Barın. Daha dışardan yeni gelmişti ve Beren'e bir sürü hediye almıştı. O buraya gelememişti ama Barın ona her yeri anlatacak, gittiği her yerden aldığı şeyleri verecekti. Beren'de onun gibi çok severdi farklı yerlere gitmeyi. Ama yanında Beren olmadığından sadece ona hediye almak için dolaşıyordu Barın, amacı gezmek değildi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
BEREN
Teen FictionAnne ve babalarının hataları içinde doğup büyümüş dördüzler, ayrılmak zorunda kaldığında geri dönüşü olunmayan yollara girmişlerdi. İki yıl sonra tekrardan ölen anne ve babalarının cenazesinde karşılaştıklarında artık ortadaki tek gerçek, Kimse eski...
