15. Bölüm

17K 1.3K 652
                                        


Oy verdiyseniz keyifle okuyun ve benimle yorumlarda buluşun olur mu🥹

15. Bölüm

Yiğit nam salar, diyar titrer imiş.

Yiğidi bir ceylan gözlü yar uslandırır imiş.

...

O yiğidin nam saldığı diyarlarda, bir savaş alanında başlamıştı bizim hikayemiz. Mir Aslan ile yolumuz kesiştiğinde hayatım bütünüyle değişti. Sadece kurtarıcım olmadı o benim. Geçmişimi buldu, yeni bir gelecek kurmama sebep oldu. Ben geçmişimden kaçarken o, geçmişe meydan okudu. O koca dünyasında beni öyle bir yere koymuştu ki onun yanında ne kadar güvende olsam da tehlikenin de tam ortasındaydım aslında, biliyordum.

Affan El Musavaf...

O yok sayılamayacak kadar aramızdaydı.

Biliyordum kaçamayacağımı. Kader bizi birbirimize bağlı kılsa da benim bu dünyaya gelişim sadece ona kavuşmaktan ibaret değildi. Belki de biz her şeyi çok farklı yorumlamış, anlamak istediğimiz gibi anlamıştık. Belki de esas hikâye başkaydı. Belki de bu hikâyenin aslanı o ama ceylanı ben değildim...

Nevşehir yoluna çıktığımızda sabahın ilk saatleriydi. Mir Aslan, iznini biraz daha uzatıp olanı biteni Ülgen komutana anlatmış, beni dedesine emanet etmek istediğini söylemişti. Dedesi kimdi bilmiyordum. Ailesi, onların birbiriyle kavgası neydi bilmiyordum. Ben sadece onun peşinde koşulsuzca adımlıyordum. Ülgen komutanın izniyle yola çıkmadan hemen önce babamın Halil İbrahim Çakır olduğunu teyit etmek için hastaneye bazı testler vermiş, ardından da iki parça eşyayla kimseye veda edemeden yola koyulmuştuk. Veda edecek çok kimsem yoktu aslında ama en azından Melek'e ve Esengül'e gidiyorum deyip son kez sarılmak isterdim. Hayattı bu sonuçta. Ben birkaç gün sonra döneceğim diye düşünüp çıktığım evime bir daha dönememiştim. Şimdi de yeni çıktığım yolculuğun sonu nerede ve nasıl bitecekti bilmiyordum. O yüzden veda edip, teşekkür etmek isterdim.

Dışarıda hava buz gibiydi ama içerisi sıcacıktı. Ocak ayının ortalarındaydık. Yol kenarlarında ara ara kar birikintileri görüyorduk. Rüzgâr arabanın camına ince ince dokunuyor, arada bir tekerin altından geçen buzlanmış asfaltın sesi duyuluyordu. Başımı koltuğun kenarına yaslamış, elim kucağımda öyle sessizce duruyordum. Mir Aslan uyuduğumu sanıyordu lakin ben o rüyanın etkisiyle uyanmış sesimi bile çıkaramadan derin düşüncelerde kaybolmuş, yolu kendim bile bulamamıştım. İçimde bir sıkıntı vardı. Tanımlayamadığım, anlamlandıramadığım, anlatamadığım bir sıkıntı...

Mir Aslan ise beni uyuyor sandığından sessizdi. Direksiyonun başında yola odaklanmıştı. Gözleri yoldaydı da zihni kim bilir nerelerdeydi. İçindeki fırtınaları o dalan bakışlarında bile hissedebiliyordum. İkimizde bir şeylerden kaçıyorduk ve ikimizde de aynı bilinmezlik, çaresizlik vardı. Ben ne yapacaktım ne yapardım bilmiyorum ama Mir Aslan'ın teslim olmak gibi bir niyeti yoktu.

Camın buğusuna parmaklarımla bir şeyler çizmek istedim lakin ona bile güç bulamadım kendimde. Günden güne beni hayata bağlayacak küçücük heveslerimi kaybetmeye başladığımı hissettim. Ben iyileşmeye çalıştıkça onlar beni her yerde buluyordu. Kendi içimde bile.

Derin, titrek bir nefes alışımı Mir Aslan o sessizliğin içinde işitmiş bakışlarını bana doğru çevirmişti. ''Güzelim.'' Dedi sonra da sıradan olmayan hayatımızda sıradan hissettiren bir sesle. ''Uyandın mı? Daha yolumuz var. Uyusaydın ya biraz daha.''

Başımı yasladığım yerden hiç kaldırmadım. Sadece ona doğru baktım. Gözlerinde her zaman olan o sert ama derin şefkat vardı. ''Bir rüya gördüm.'' Dedim. Yüzünde hiçbir şeyden korkmayan adamın o çizgileri vardı ve sesimin kırılganlığında, çatılan kaşlarında beni rüyalarımdan bile koruma arzusu.

MirHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin