28. Bölüm

5.2K 673 66
                                        

Oy verdiyseniz keyifle okuyun ❤️

28. Bölüm

''Kim bilir; masalımızın kahramanı, başka bir hikâyenin figüranı olmaya gitmiştir belki de.

Değer mi gitmesine, gitmezdi değmese.''

Nazım Hikmet

Esengül Bolat ...

Bundan bir yıl öncesine kadar bana bu dünyada en çok kime güveniyorsun, sırtını kime dayarsın diye sorsalar hiç şüphesiz Alper'in adını verirdim. Ben ona kendimden bile çok güvenirken o beni sırtımdan değil de kalbimin tam orta yerinden bıçaklamıştı. Yaslamıştım başımı göğsüne ve orayı kendime ev bilmiştim. İnsan kendini en çok evinde huzurlu ve güvenli hissetmez miydi? Benim içinde öyleydi.

Bir zamanlar...

Sonra o evin camı penceresi kırılınca ve bir rüzgârda darmadağın olunca anlamıştım aslında toz pembe hayaller kurduğum o evin bir harabeden farksız olduğunu. Hiç şüphesiz ben o harabeyi yine o toz pembe eve çevirirdim de evin sahibi, yoldaşım, hayat arkadaşım o evde beni bir başıma bırakıp gittiğinde bir önemi olmadığını anlamıştım. Benim için vardı aslında. Onun için de var sanmıştım. O yüzdendir ki ben en büyük hayal kırıklığımı o sanmalardan yaşamıştım.

Alper beni sevmişti. Benim bundan hiç şüphem yoktu. Ona güvenim yıkıldı, kalbim kırıldı ama beni sevmediğini hiç düşünmedim. Ayrılırken bile sevgisinden yana şüpheye düşürmeyen bu adamın gidişini de ben gönlümde oturtamamış, çoğu kez belki de gururumu yok saymıştım ama sonuç hiçbir zaman değişmemişti. Alper beni yaralayarak sevmişti ve ben bunu da kabullenmiştim. Onun tarafından bakınca muhakkak o da kendini haklı görüyordu. En basiti içinde bulunduğumuz haldi. Öleceğini bildiği bir yola çıkacaktı ve sevdiğini arkasında acı dolu bir sızıyla bırakmak istememişti. Onun zihninde düşündüğü kendinden nefret ettirerek gitmek ve sonrasında şehit haberini aldığımda üzülmeyecek olmamdı.

Yanılmıştı.

Üzülmeyi bırak ben onun gidişiyle ayrı gittikten sonra kaybedişimle ayrı parçalanmıştım. Çünkü insan, sevdiğini kaybettiğinde acıdan kaçmak bir yana acının tam ortasına düşüyordu. Ben de öyle olmuştum. Alper'in ardından ağlamamak bir yana nefes almak bile bana ihanet gibi gelmişti. Sanki yaşarsam onu yarım bırakacak, devam edersem onu unutacakmışım gibi hissediyordum. İşte o yüzden unutmamakla yaşamak arasında sıkışıp kalmıştım.

Alper şehit olmuştu işte. Gitmişti. Bunu kabullenmem aylar sürdü desem kabullenmiş miydim ondan bile emin değildim. Toprağın altına giren şeyin sadece bedeni olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım ama kalbimdeki boşluk buna hiç izin vermedi. İnsan sevdiğini toprağa koyunca içindeki ses de susar sanıyor ya hani öyle olmuyor işte. Susmuyor. Daha da yükseliyor. Benim içimin sesi hiç susmadı. Ben onu kaybettiğim o andan beri içimde verdiğim o savaşta çığlık çığlığaydım. Beni en çok yoran şey de buydu işte. Yarım kalanlardı. Bitmemiş cümleler, söylenmemiş özürler, dile gelmemiş bir affediş vardı bizim aramızda. Ben Alper'i affetmiştim ama bunu ona söyleyemeden gitmişti ve ben bu dünyada affettiğini duyamamış bir adamın yüküyle kalmıştım.

Ben onsuz geçirdiğim tüm gecelerde tek bir şey düşünüyordum. Eğer o gün gitmeden önce onu affettiğimi söylesem, onu anladığımı söylesem tüm bunlar yaşanmadan dönebilir miydi oradan? Ben kendimi suçlamadan edemiyordum. Ya benim yükümü, kalbinin yükünü taşıdığından aklına sahip çıkamadıysa ve bir açık vermesine ben sebep olduysam hissini aşamıyordum. O eğerler peşimi hiç bırakmıyordu ve ben sonra kendime kızıyordum. Çünkü artık eğer diye başlayan cümlelerin muhatabı yoktu. Alper'in olmadığı bir hayatta ihtimaller de yoktu. Onu da suçlasam kendimi de suçlasam bir yere varamıyordum. Çünkü hiçbir suçlama ölüm kadar kesin bir sonuca götürmüyordu.

MirHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin