kırk üç

91 16 21
                                        





willhelm wagner, mayıs 1943
sabaha karşı 4, harkov (sovyet toprakları)
adrese teslim edilmemiş mektuplar, sırasız (1)

havada korkunç bir rüzgâr vardı. kırık pencereye çiviyle çakılmış tahtalar küçük deliklerden içeriye sıtma getiriyordu. macellan o gece sabahı bulamamaktan korkuyor ve korkuyla, üzerine örttüğü paçavralara sarılıyordu.

tarih iki aralıktı, ertesi şafak fransa açıklarında bir bölge kuşatılacaktı. uykusuzluğun göz kapaklarındaki korkunç yansımasıyla elini kaldırıp bileğindeki kan lekesine baktın. ne üzerini değiştirecek, ne yaralarını saracak ne de bedenindeki ağrının asıl kaynağını bulacak hâlin vardı. ayağa kalkamayacak kadar yorgun, uyuyamayacak kadar isteksizdin.

yorulan kolun yer yatağına geri düştü. cephede, aynı çatı altında uyumak zorunda kaldığın vücutların patlamış mayınlar gibi gürültüyle çığlıklara büründüğü ve kan birikintisiyle toprağa düştüğü; yaşamak için, kazılmış çukurlara sığındığın o saatlerden sonra en zor gelen şey soğuk yatağında yalnız başına çürük tavanı izlemekti. kuru betondan sarkan demirler sana silahları hatırlatıyor, silahlar sana kulağında dinmek bilmeyen bağırışlar sunuyordu.

yutkundun. bugün kaç kişi ölmüştü? yarın kaç kişi ölecekti? korkuyordun fakat bu korku, yüzüne yansımıyordu. artık hiçbir hissin yüzüne yansımıyor, suratında yalnızca ölüme yakınlığın benzersiz çirkinliğini taşıyordun.

diz kapaklarımda sürünerek yanına geldiğimde beni beklemiyordun. aynı yerde uyuduğumuzdan bile habersiz, saatlerdir aynı tavanı izliyordun. beni gördün, göz bebeklerindeki o sarı yansımayı gördüm. karanlıktı, çok karanlıktı. yüzüne yalnızca kırık pencereden içeri damlayan ay ışığı vuruyordu. "ron." dedin tedirginlikle. sesini duymadım, ismimi çatlamış dudaklarından okudum.

işaret parmağımı dudaklarıma bastırarak sessiz olmanı söyledim sana kelimeleri kullanmadan. cebimden çıkardığım bir parça francalayı göz kararıyla ikiye böldüğümü gördün ya da öyle sandın. ekmeğin bölük kısmını sana uzattığımda hâlâ gözlerime bakıyordun.

gözlerini bile kırpmamıştın. o gece macellan yatakta kırka yaklaşmış bir ateşle dönüp duruyordu ve senin göz bebeklerinde ilk korku yaşlarını gördüm. kırık penceredeki ay ışığı, kirli camdan buğulu bir yansımayla içeri giriyordu. ağladın elijah, karanlığa saklanıp sana uzandım ve o ıslak dudaklarındaki tuzu tattım. francala yere düştü, betondan karma çakıl taşlarının arasında bayat ekmek iyice harap oldu ve sen beni öptün.

nefes alamadım.

ellerin saçlarıma sarıldı ve beni kendine çekti. ismimi söyledin bir kez daha, ron dedin nazikçe. aaron değil, ron. bana hiç aaron demedin ve bana senden sonra kimse ron demedi.

senden ayrılamadım. kaşlarım çatıktı, nefes almak istemedim. geri çekilmem için beni itmedin. orada, bir damla soluk için yalvaran ciğerlerimiz bizi nefessizlikten bayıltana kadar öpüşebilirdik. öyle yaptık elijah, bayılıp da yere düşmedik fakat konuşamayacak kadar soluksuzduk. cepheden farklı bir heyecandı bu, irtihalden hallice bir yaşamaktı ve göğüs kafesim öylesine sıcaktı ki bu, yerdeki francalayı ısıtmak için bile yeterliydi.

tebessümden korktun, dudakların titredi. o sabah bölükten sayısız adam kaybetmiştik ve gülümsemek sana gurursuz hissettirmişti. "hadi," diye seslendim sana. "...kalk." aç uyumamalıydın. zapzayıftın, bileğine sarıldığımda kuru bir tahtayı tutuyor gibi hissediyordum.

kangrenBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin