kırk iki

176 21 42
                                        

bağırış ve her romanın bir sonu var, tıpkı başı gibi; çağırış ve ismini ilk defa dışarıdan duymak uzun zaman sonra.

doğruyu susmak bir suç ortaklığı mı yoksa ron hayatına devam edebilir mi? peki yaşadığı şey gerçekten bir hayat mı yoksa ron, yalnızca ömrünü sürdürme görevini yerine mi getirecek? ne olur ve ne olmaz'ların arasında, kimliği ustaca gizlenmiş bir yahudi askeri, nefesini hangi verişi sonuncu olacak? "elijah katz." ağlamıyordu, ağlayamazdı. elijah, tarih skalasında oldukça geriye giden bir rekorun son taşıyıcısıydı. "doğma büyüme würzbug. 21 yaş ancak büyültülmüş veya küçültülmüş olabilir."

patlamış kaşından kirpiklerine doğru süzülen kanın sıcak sızıntısını gözkapaklarının üzerinde hissedebiliyordu. bugünün geleceğini biliyordu, kendisini buna hazırlamıştı da ancak yine de gerçeği ayırt edemiyordu. rüya mı, birazdan ron gelip de ortak olacak mıydı bu kâbusa yoksa onu hiç görmeden uyanıp, kollarını sıkıca sararak geri mi dönecekti uykusuna? kaşlarındaki sızı, kazınmış saçlarının arasında usturanın oluşturduğu ince kesik, tekmelenmiş karnındaki her bir morluk, kırık olup olmadığını hesap edemediği birkaç kemiğiyle her sancıyı hissedebiliyorken bu, bir kâbus muydu yoksa uyanamadığı bu gerçeklik geri dönüşsüz yollarda onu sarmış mıydı artık?

"nereden geldin?" artık bu soruyu duymak istemiyordu. gücü o kadar yetmiyordu ki gözlerinin yaşlanmaması için daha ne kadar güçlü kalması gerektiğini anlamıyordu. acı, yorgunluk, uykusuzluk; akla gelebilecek tüm fiziksel ve mental sancıları en üst düzeyde taşırken buna daha fazla dayanamıyordu. 

titrek ancak dürüstlüğün verdiği tuhaf bir sesle "würzburg." dediğinde, henüz cümlesi bitmeden yüzüne sert bir tokat yiyerek yanıt almıştı. çok sıkılmıştı, henüz daha hiçbir şey düzelmemişken, karşısındaki birkaç tane sarışın, orta yaşlı adamın dayağını yemekten ve bunun henüz her şeyin başlangıcı olduğunu bilmekten çok sıkılmıştı. korkuyordu, bir daha aynı anıları yaşayamayacak olmaktan korkuyordu elijah.

"doğru söyle," sert ve hırıltılı bir sesle ona bağırıldığında yüzünde, tanımadığı bu adamın tükürüğünü hissetmişti. "...nereden geldin?"

cevap vermediğinde daha çok dayak yediğini bildiği için kaderini kabullenerek gözlerini yumdu ve kısık bir sesle "würzburg." diye tekrar etti.

adamın elini kafasının arka kısmında hissetti. sanki arabasının vitesini hareket ettirir gibi onu sallıyor, sıkıca tutarak etrafa çarpıyordu. elijah, bunların hiçbirine karşılık vermedi. zaten ne karşılık verecek gücü vardı, ne de buna cesareti. doğrusu, yeterince ılımlı davranırsa her şeyin daha iyi olacağı bile öğretilmişti ona küçükken, würzburg'da... yanında kız kardeşi, yer minderinde patatesleri kesen annesi ve duvarda, henüz bir insan üzerinde hiç kullanılmamış bir av tüfeği... ona öyle öğretilmişti, o da öğretileni yapıyordu.

"teğmen," odadan içeriye giren genç bir asker, elindeki bir tomar kâğıttan okuyabildiği kısımları telaşla parmaklarının ucuyla takip ediyordu. "...tren çok geçmeden kalkacak."

"bir sonraki tren," teğmen olduğunu öğrendiği adam, sert ve hiç nazik olmayan parmaklarıyla onun kafatasını sıkarken elijah gözlerini sıkıca kapatmış ve yutkunmuştu. "...ne zaman kalkacak?"

"henüz kalkacağına dair bir bilgi alamadık."

"ordu komutanına sorun."

"sorduk, efendim. bilgileri ondan aldık."

yeşil gözleri, kendisinden boyca ve kiloca daha aşağıda kalan elijah'a düşmanca ve bu düşmanlıktan aldığı bir hazla döndü. eliyle onun başına yeterli olduğunu belirten bir destekle vururken "kadın olarak şansını denemeliydin." dedi çirkin bir gülüşle. "işte o zaman, kamptan önce sikerek öldürürdüm seni." kolunu sertçe tutup onu kapıya doğru itti. "diğerini getirin." derken, kapının önündeki diğer bir askerle göz göze geldi elijah. içten içe, belki bu bencilce veya hayalperestçe olsun, belki bu kendisinden nefret ettireceği bir istek yaratsın onda, dışarıda sorgu için bekleyen diğer askerin ron olmasını dilemişti. onu şu an görebilseydi bir kez daha açmazdı gözlerini, ince parmaklarıyla oyardı kahverengi irislerini ve ölmeden önce gördüğü son yüzü ondan başkasıyla heba etmezdi. içinden 'keşke,' dedi boğazında bir yumruyla. '...keşke birlikte ölebilseydik.'

elijah, kollarından tutan iki askerle birlikte dışarı ilk adımını attı. daha gireceği sorgular ve kaybedeceği bir kendisi vardı. yüzlerce kilometre yolu ve bacadan çıkacak bir dumanı vardı.

"yürü, yahudi piçi." askerlerden  biri, elijah'ın kol ve bacaklarının bağlanmış olmasını fırsat bilerek adımlarını hızlandırdığında bu sadistçe duruşa istemsizce eşlik etmek zorunda kaldı elijah. adımlarını hızlandırdıkça koşmaya başlıyorlardı sanki. "şuna bak, ludwig. bacakları civciv gibi. bunca zaman nasıl yaşadın?"

onların hızlı adımlarına eşlik etmeye çalışırken sessiz kaldı elijah. cevap verse de vermese de bildiği ve bilmediği tüm acıların ona yaşatılacağını biliyordu. sadece, son bir kez ron'u görmek isterdi. 'kötü son'la biteceğini en başından beri bildiği hikâyesinde tanrı'nın, cezasının bir kefareti olarak önüne onu düşürmesini istedi. o sıcak, rahatlatıcı gözlerinin içine bakmak, her şeyin yolunda gideceğini ondan duymak istiyordu. "sana bir soru sordu, orospu çocuğu." derken koluna askerlerden birinin dirseğiyle vurulmuştu. "doğru söyle, hangi komutanın sikini ağzına aldın?"

"bu piç," dedi diğeri alay ve küçümsemeyle. "...en öndeki mangalardan birinde, diğer askerleri öldürerek hayatta kalmış." ah, karl da ölmüştü orada... hatırlıyordu. ne denli acı çektiğini, ron'un onu kolundan tutup da başka yere götürdüğünü... sahi, o gün karl'ı kendisi mi öldürmüştü gerçekten? tutup da kolundan getirebilir miydi geri? iftiralar "kurşunlarını silah arkadaşlarımız için harcamış, tüm mangasının katili, yahudi orospu çocuğu." diye devam ederken tekrardan kafasına darbe almıştı. 

karl'ı kendi elleriyle öldürmüş olsaydı daha az vicdan azabı çekerdi. jean... macellan... ron... bacakları durdu, hareket edemedi elijah. "lütfen," dedi gözlerini kısıkça açarak. "...öldürün beni." kendisini daha âciz ve zavallı hissettiği anlar olmuştu ancak bu, kendisini bile öldürme teşebbüsünde bulunamayacak kadar kimsesiz hâli çok farklıydı.

kulaklarında duyduğu kahkahalar, göğsünü parçalayan çaresizlik hissini artırdı. kızgın mıydı, üzgün müydü, şokta mıydı... bilmiyordu. sadece bir şeyler vardı ve bir şeyler yoktu, olandan ve olmayandan da sonuna kadar habersizdi. "yürü, orospu çocuğu. yürümezsen sürükleriz."

"beni öldürün," dedi kaşlarını kaldırarak. küçük adımlarıyla birkaç santimetre geri yürümüştü. "...yalvarıyorum size, beni öldürün."

yırtık yakasından sıkıca tutulan bir elle sarsılmıştı yerinde. "bir kurtuluş olduğunu mu sanıyorsun?" derken boynundaki yara sızlamıştı ve orada bir yara olduğunu bilr o an fark edebilmişti. "sen ve soyunun bir kurtuluşu yok. hele senin, hain piç..." boğazından sıkılırken gözlerini kapattı. biraz daha acı, biraz daha boğazının sıkılması; yalnızca biraz daha ve hayata veda etmek için kalan son birkaç adım. her birini koşarak geçmek ve tanrı her kimse onunla buluşmak istiyordu.

elijah, ron'un yüzünü unutmak istemiyordu. bir an önce ölmeli ve gözkapaklarının arkasında onun silüetiyle hiçliğe karışmalıydı.

kollarından sürüklenilerek, gitmek istemediği o yanlış yolda yürürken, ron'un silüetinin silinmemesi için gözlerini açmamıştı elijah.

kangrenBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin