elijah katz, okuma yazmayı öğrenmekte diğer yaşıtlarına kıyasla zorluk çekmemişti.
küçük bir çocukken, evine gelip giden sarışın, tıpkı onun gibi küçük bir çocuk vardı. o zamanlar elijah okuma yazmayı öğreniyordu ve misafir çocuk, elijah harfleri okumaya çalışırken onu izliyordu. bazen masanın diğer tarafından, bazen bahçedeki bozuk salıncaktan, bazen mutfaktan, bazen hemen yan sandalyesinden. elijah, zeki ve alımlı olan bu çocuğa karşı hayranlık duyduğunu hatırlıyordu. ailesinin onun için dedikleri bazen kulaklarını çınlatıyordu. 'aaron ışık saçan bir çocuk,' diyordu güzel annesi elijah'a. '...tıpkı senin gibi güzel oğlum.' annesinin dizlerine yatarken ron hakkında övgüler dinlemenin, gerçekliğe sığmayan boyutta bir huzuru olduğunu hatırladığı zamanlarda kesik ve nasırlı elleri, dayak yemekten şişmiş alnı, zehirlenmeye bağışıklık kazanmış midesi, hâlâ uzuvlarının çalışır olup olmadığını ölçmeye çalışılırken sakatlanan uzuvları, bir süredir tek bir teli bile okşanmaya müsait olmamış yokluk içindeki saçları ve artık yıllardır öpülmemiş dudakları sızlıyor, acı içinde ölüme teslim olmayı bekliyordu.
ağzında çirkin bir tat vardı, bacaklarının nasıl hareket ettiğini artık mantığına sığdıramıyordu. koruyacak ve korunacak hiç kimsesi kalmamıştı, fiziksel ve ruhsal olarak çökmüş ve neredeyse her gün hiçbir savaşta görmediği kadar kan görmüştü. auschwitz'de geçirdiği zamanlar boyunca savaşta kaybettiği arkadaşlarının ölümleri ironik düzeyde ona komik gelmeye başlamıştı. bazen macellan'ın ölü yüzünü hatırlayınca yüzünde deli bir sırıtış canlanıyordu; ne kadar kolaydı kurtulmak? özlenmemek için verilen binlerce çile, eksiğinin doldurulamayacağına inanmanın verdiği aptallık, sevmenin ve sevilmenin çaresizce hayata tutundurması, ayrı kalma korkusuyla verilen kaçınılmaz kararlar... ölmeliydi. çok daha öncesinde, savaşa gelmeden önce, babası av tüfeğini önce oğlunun şakağına yaslamalıydı. küçükken okuma yazma öğrendiğinde ron'la vedalaşmadan önce daha sıkı sarılmalıydı ona ve ertesi gün, çocuk aklıyla yapılmış gibi kendisine kaza süsü vererek intihar etmeliydi. iyi ve kötü olan hiçbir şeyi yaşamamalıydı elijah, hiçbir açıdan, hiçbirini hak ettiğini düşünmüyordu; iyiyi de, kötüyü de.
çevresinde yaşayan kişiler sürekli değişiyordu. geldiğinden beri hayatta kaldığını bildiği kişiler bir elin parmağını geçmiyordu. ya ölüyorlardı, ya da ölüyorlardı. farklı bir çalışma kampına götürüldüklerini düşünmüyordu. karşılarında intihar edilmedikçe veya toplum içinde infaz gerçekleşmedikçe birinin ölümüne göz göre göre maruz kalmak çok zor olduğu için de tahmin yürütmek bazen zor oluyordu. doğrusu, geldiğinden beri de çok az tahminde bulunmuştu zaten.
zorunda kalmadıkça nefes almadığı için aylardır derin bir hava çekmiyordu içine. sakinleşmek için nefes egzersizleri yapmak gibi lüks aktiviteler geride kalmıştı artık. ciğerini olabildiğince dolduramadığı için de nefesini tutmuyordu. koku o kadar ağır ve o kadar zehirliydi ki başının ağrımadığı tek bir saniye bile hatırlamıyordu. alışmak da zordu zira adım attığı her yer farklı bir kötü kokunun tadındaydı. çalışma alanları ter, demir ve küf kokuyordu. yatakhaneler -yatak olmayan yatakhaneler- ter, idrar, dışkı ve akla gelebilecek tüm vücutsal sıvıların birleşimiyle harmanlanmış, duvarlardaki rutubet ve çürüklerin, saklanıp yemekhaneye getirilmiş bozuk yiyeceklerin de bu karmaşaya eklenmesiyle cehenneme dönmüştü. görece iyi kokan tek yer dışarısıydı ve orada da yanık et, barut, eser miktarda kan ve dışkı kokusu gibi travmalı kokular burnuna ilişiyordu.
geldiği ilk günden beri katlanılabilir tek şey -ne kadar katlanılabilir olduğu konusunda turnusol olarak kullandığı tek şey bile buydu- bazen kendi kanıyla, çoğunlukla tırnağının arasına kazıyıp yatağına getirdiği kömürle, nadiren de yağmur yağdığı zamanlarda yırtık kıyafetlerine bulaşan çamurla üst ranzasının tahtasına, bazanın hemen altına yazdığı notlardı. başlangıçta okuma yazmayı unutmamak için başladığı bu yolda -bazen ölüm onu buradan ayırmazsa ellili yaşlarına kadar bu yatakta yatacağına inanıyordu- artık bunu, kendisini yaşamaya iten tek direnci olarak gerçekleştiriyordu. kız kardeşine, macellan'a, nice tanıdığı kişilere ve en çok da ron'a mektuplar yazıyor, yer doldukça bu kısa mektuplarının üzerine tekrar yazılar karalıyordu. akıl sağlığı yerinde olmazsa öldürüleceğini biliyordu ancak kendisine verdiği bir sözü vardı, dolayısıyla toplamak zorundaydı; en azından ayağa kalkıp çalışacak kadar.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
kangren
Historical Fictionmekanik veya termal hasarın neden olduğu karakterize kayıp
