Ada Özer
Bu sabah güne çok ama çok güzel başladım. Uzun zamandır sabahları her uyanışımda güne lanet ederek başlarken şuan, küçük bir çocuk ; bayram sabahına yada güzel bir karne getireceği güne nasıl uyanırsa öyle uyandım. İçimde pır pır uçuşan kelebeklerden ziya de ortamı bozacak aç kurtlar vardı ama , yine de çok pozitif olduğum için kurtları minnoş birer köpek olarak düşünerek küçük bir sırıtma ile yataktan kalktım.
Banyo da rutin işlerimi yaptıktan sonra staj yerinin sabah yemeğine yetişmek için hızla yurttan çıktım. Yemekhaneye vardığımda geç kalmadığımı fark ettim ve yüzümden eksilmeyen gülümseme daha da yayıldı.
Yemeğimi alıp hemen boş yere oturarak tıkınmaya başladım. Yemek bittiğinde yine geç kalmamak için stajyerlerin bulunduğu odaya büyük bir hızla daldım. Her ne kadar dikkatimi toplamak istesem de dün hala aklımdaydı ve sürekli dalıp o anları düşünmeme neden oluyordu. Ben yine öyle bir dalmışım ki Ece'nin dürtmesi ile kendime geldim.
"Kızım nereye baka kaldın adam yanlış anlayacak şimdi." dediğinde gözlerimi daldığım yere netleştirdiğim anda gözlerimi sıkıca kırptım ve Ece'den tarafa dönüp gözümü hafif aralayarak "Oha" diye fısıldadım.
Ece kıkırdayarak yeniden koluma hafif vurması ile demin baktığım adama döndürdü. Adamı burada ilk defa görüyordum. Saçları hafif hafif beyazlamış yüzünde de yeni yeni çıkan kırışıklıklar vardı. Uzun boylu zayıf biriydi ve bizden en az on beş - yirmi yaş büyük olduğu bariz belliydi. Adamı incelemeyi kesip yüzüne baktığımda onunda bana pardon vücuduma! baktığını gördüm. Yaşadığım sinirden kızarmaya başladığımın farkındaydım. Bir an da adamla gözlerimiz buluştu. Adam kimsenin bize bakmadığından emin olduğu sıra yarım ağız gülümseyerek öpücük attı.
'Oha be adam ben senin kızın yaşındayım insaf' diye her ne kadar söylemek istesem de söyleyemedim. Bir bakıma adam da haklıydı demin daldığım yer pek hoş bir yer değildi tabi. Ama böylede yapması gerekmez daldık, o kadar. Beni 'şey' zannetmesine gerek yoktu.
Ece de ne olduğunu anlamış olacak ki adama, arkadaş ortamımız da tabir ettiğimiz 'sikici bakışlarından' atıyordu. Benimde kaşlarım iyice çatıldığın da adam bizden iş çıkmayacağını anladı ve omuz silkerek uzaklaştı. O gidince bir anda Ece ile birbirimize dönüp hafif bir şekilde kıkırdadık. (Ah Ece'yi tanıtmadım o şu staj yerinde benimle yaşıt olan tek insan. ~Peki devam...)
Öğle arasında yine rutin olarak yaptığım restoranıma gittim. Dünden sonra iyice benimsemiştim burayı. Masaya yaklaştığım sırada sürekli kahkaha atasım geliyor ama çevredekiler 'kim bu deli?' gibi tepkiler vermesinler diye bıyık altından gülme deyimi vardır ya bende onun el altından gülme şeklini kullanıyordum.
Bir süre hangi yemeği seçsem diye oyalandım , bir süre onu bekledim , bir süre yemeği getiren garson kızla konuştuktan sonra günümü tamamlamıştım. Bugün eksik birşey var demeye kalmadan telefonum çalmaya başladı.
Bir konferans görüşmesi isteğiydi. Tabi ki de Ekincancan'dan. Ben de unuttular diye söylenmeye başlayacaktım. Telefonu açtığım da , aynı anda "Selaam" sesi duydum. Ve kulağımın içine ettiklerini söylemek yanlış olmazdı. O yüzden homurdanarak bende " Selam" diye ekledim. Bir kaç hışırtıdan sonra "Pardon benim yüzümden geç aradınız." sesi ile irkildim. Bora'nın da bağlanması tuhafıma gitmişti ama hoşnut olmadığım söylenemezdi.
Koskoca Bora Soysal ulan boru mu ?!
Onlara çaktırmamak için dudaklarımı oynatarak iç sesime 'yav he he' yaptıktan sonra birinin konuşmasını bekledim. Ve Ekin bizi kurtaran olmuştu. "Sorun değil aradığımda toplantı da olduğunu söylediler." dedi. Bora hemen konuşma fırsatını kaçırmamak için "Evet sonunda kafamı toparlayabildiğim için dersler dışında işin de ucundan tutmalıyım diye düşündüm." dedi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
~YAZ YAĞMURU~
Romance"Ada sence bizim birbirimizi bulmamız kader değil mi?" Yeşilin tonu ormanları utandıracak , aralara karışmış olan mavinin tonu okyanusları kıskandıracak, en açık tonda ki kahverengi ile toprağı hatırlatacak gözlerini ; rengi sarılıktan dolayı ölü y...
