İyi okumalar...
Ecem'den...
Bu sabah konserin etkisi olan yorgunluğumla uyandım. Başım çatlıyordu. Bugün okula gitmeyeyim en iyisi. Kafamı tekrar yastığa gömdüm. Nasıl uyuyacağım lan ben? Uyandıktan sonra bir daha uyuyamayan tek anormal ben miyim? Zeynep'in odasına gittim. Giyinmiş bile. "Ee sen hala giyinmemişsin." dedi. "Bu giyinmemiş halim mi? Pijama giysiden sayılmıyor mu? Pijama yetim evlat mı? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?" Saçmaladığımı kabul ediyordum. Deli gibi saçmalamak ruhumuzda var... "Mal okula gideceğiz ya hani eğitim yuvası dedikleri cehennem. Böyle senin gibi gerizekalıların çokça bulunduğu yer. Ve eğitim yuvamızın(!) bok gibi formaları var ya niye formanı giymedin gerizekalı ultra zeki(!) arkadaşım." dedi. "Bugün okula gitmeyeceğim. Başım ağrıyor." "Tamam, ben çıkıyorum." "Kiminle? Furkan ile mi?" dedim sırıtarak. "Hayır, salak mısın?" dedi ve çantasını alıp odadan çıktı. Ben de peşinden... "Elveda, Zeynep. Sana git diyemem ama kal demek de gelmiyor içimden." dedim. "Elveda canısı. Dışarıdan bir şey ister misin?" "2 kilo patates, yumurta, 2 ekmek, 1 kilo domates al aşkım." dedim. "Tövbe tövbe biz niye böyle yeni evliler gibi konuşuyoruz?" dedi zeki arkadaşım Zeynep. "Çünkü malız." dedim ve Zeynep'e arabanın anahtarlarını verdim. Zeynep gitti. Ben de kahvaltı yapıp çilekli hoşbeşimi alıp DVD lere göz gezdirdim. Titanic'i izlemeye karar verdim. Her ne kadar romantik film sevmesem de Titanic en sevdiğim filmdir. Filmden sadece 10 dakika geçmesine rağmen aklıma kötü senaryolar getirerek ağlıyordum. Çünkü; salağım. Çünkü; kafatasımın içinde beyin yerine çilekli hoşbeş var.
Yarım saat sonra...
Filmin en güzel sahnesinde çalan kapıya içimden çeşitli küfürler ederek ayağa kalkıp kapıyı açtım. Kapıyı açtığımda gördüğüm kişi beni tabii ki de şaşırtmadı. Savaş'tı. "Naber aşkım?" deyip içeri girdi. 'Aşkım' dedi. Dedi bana 'aşkım' Bir dakika Savaş bana 'Aşkım' mı dedi? Kapıyı kapatıp salona gittim. Savaş öküzü ayaklarını sehpaya uzatmış koltukta sülalem rahat misali yayılmıştı. Yanına oturdum. "Seni özledim." dedi. "Dün beraberdik." dedim ve sarıldım. Allah'ım Savaş'ın parfümünü çalmalıyım. "Olsun. Ben yine de özledim. Zaten dün sinirliydin yanına bile yaklaşamadım konser hariç. Hem sen niye okula gitmedin? Hasta mısın?" "Hayır, başım ağrıyor sadece. Dün çok yoruldum." Savaş televizyona baktığında "Titanic'i izledin mi?" dedim. "Hayır." "İzleyelim o zaman." Filmi başlattım. 20 dakika geçmeden Savaş söylenmeye başladı. "Bu ne ya. Çok sıkıcı." diye. Ben de daha fazla Savaş'ın söylenmelerine katlanamayacağımı anladım ve filmi kapattım. "Oh be sonunda. O neydi öyle sıkıcı sıkıcı. Ben şimdi seni nasıl eğlendireceğim bak." dedi ve telefonunu çıkardı. "Ne yapacaksın?" dedim telefona bakarken. "Birini işleteceğiz." dedi. "Ne! Hayır, Savaş." dedim. "Ne kadar sıkıcısın." dedi. Ve numarasını gizliye alıp rastgele bir numarayı tuşladı. "Hoparlöre al." Güldü. Ve telefonu hoparlöre aldı. Tam numaranın tutmadığını düşünürken telefonu bir kadın açtı. "Alo, kimi aramıştın canısı?" dedi. Kaşlarımı çattım. "Alo ben Burhanettin Öküzveren'in oğlu Muzaffer Öküzveren. Kiminle konuşuyorum?" dedi Savaş kendini gülmemek için zor tutarken. Ben de kafamı yastığa gömmüş hunharca gülüyordum. Sonra kadın sesimi duyar diye susup dinlemeye devam ettim. "Ayy ayol senin ismin ne güzelmiş. Ben de Cevriye. Neden aramıştın beybisi." dedi kadın. Savaş'ı dürtüp "Kapat hemen. Bu kadının sesinden anlaşılıyor sapık olduğu." dedim fısıldayarak. "Biz de şu durumda bir nevi telefon sapığıyız, kıskanç sevgilim." dedi telefonu kulağından uzaklaştırıp eliyle kapattıktan sonra. Telefonu tekrar kulağına tutup; "Ben Müge Anlı'da kendime eş arayacaktım. O her şeyi bulur. Bana da bir karı bulur dedim. Bana bu numarayı verdiler. Kısacası ben size talibim bacım." dedi Savaş. Ağzım açılabildiği kadar açılmıştı şaşkınlıktan. Savaş'ın omzuna yumruk attım. Bir de sırıtıyor öküz. Ayy yoksa işletme bahaesiyle bu kaslı goril Savaş, Cevriye'ye talip olmasın. "Şu an canlı yayındamıyım? Müge Anlı' da mısın? Offf keşke amcamın oğlunun kızının da kızının oğlunun dayısının üvey kardeşi Hatice'ye de haber verseydim. Kıskançlıktan çatlardı maymun kafalı." dedi kadın nefes bile almadan. "Evet evet canlı yayındasın, Müge bacım da yanımda." dedi kolumu dürterek. "Konuş" dedi kısık sesle. İtiraz edecektim ama Savaş telefonu neredeyse ağzıma sokuyordu. "Ay alo Müge Hanım, ayy ünlü oldum." Savaş; "Hadi" deyip milyonuncu kez dürttü. "Selamunaleyküm Cevriye. Eğer müsaitsen gel kayıpları aradığımız bu programda sizin olmayan beyninizi aramaya çalışalım. Sizi işlettik. Ve Savaş yani; Muzaffer Öküzveren benim sevgilim olur. Sana talip falan değil." dedim sinirle. Sonra da telefonu kapatıp koltuğa fırlattım. Savaş koltuktan yere düşecekti gülmekten. "Ne gülüyorsun be?" dedim ve Savaş'ı ittim. Savaş tam koltuktan düşüyordu ki bileğimden tuttu. Şu an ikimiz de yerdeydik. Daha doğrusu ben yerde Savaş da üstümde. Savaş hala gülüyordu. Göğsüne vurdum gülmesin diye daha çok gülmeye başladı. Ama şimdi güzel gülüyor kabul edelim. O gülünce kendimi Saba Tümer gibi hissediyordum. O kadar güzel gülüyor ki daha fazla gülerse ben kalpten gideceğim. Ama ben de böyle güzel gülseydim herhalde gülmekten başka bir halt yapmazdım. Allah bu çocuğu boş vaktinde yarattı galiba. Ben bunları düşünürken dudaklarıma değen Savaş'ın dudaklarıyla önce ŞOK'a girdim sonra şoktan çıktım BİM'e girdim.
Vote ve yorumu unutmayın please
Elveda diğer bölümde görüşürüz...
