yirmi üç

20.9K 747 89
                                        

Bugün günlerden cumartesi.

Ortopedi ve Onkolojiye çalışmak için sabahın erken saatlerinde kalkmıştım. Tabii bu içimdeki enerjinin açığa çıkış şeklide olabilirdi. Her iki türlü de sonuç itibariyle güne erken başlamıştım. Saat dört gibi. Başta ara sıra zaman ne kadar hızlı geçiyor diye sayaca baksam da bir süreden sonra çokta hızlı geçmediğini fark edince sayacı kapamıştım.

On bire kadar öyle ya da böyle çalışmıştım.

Sonra bir anda akşamki randevuya kadar bekleyemeyeceğime kanaat getirip hazırlanmaya başlamıştım. Güzel bir duşun devamında gelen iki saatlik kıyafet arayışı eşsizdi. Bu da beni bire eriştirmişti. Elbette o kadar hazırlanmanın sonucu olarak sadece mutfağa girip yemek yapmıştım. Genelde bugün belli bir saate kadar ders çalıştığım için babam işe gitmemezlik etmezdi.

Gerçi hafta içine kıyasla erken geldiği de bir gerçekti. Tıpkı bugün olduğu gibi.

Kısık gözlerle ince oje fırçasının ucuna bakarken gördüğüm dolulukla tatmin oldum. Eğilip üstündeki ojeyle tırnağımın ortasına küçük bir kalp yaptım ve içini doldurmaya başladım. Bu esnada kulağıma babamın konuşmaları çalınıyordu,

"Bir erkek için Amerikalara gidersen olacağı bu," diyordu bilmiş bilmiş. İzlediği dizideki başrol kadına karşın eleştirilerini bir süreden sonra duymamaya çalışmıştım. Çünkü yüksek ihtimalle bir arkadaşımla buluşacağımı söylediğim andan itibaren o kişinin bir erkek olmasından şüpheleniyordu. Şu anda da vicdan azabı çekmem için bu diziyi açmıştı.

"Şuna bak, şuna! Yurt dışında üniversite kazanamamış olsa burada yüzüne külotlu çorap geçirip banka soyacak adama nasıl inanıp New York'a gidebiliyor? Şunun tipine bak,"

Fırçayı tırnağımdan uzaklaştırırken kafamı kaldırıp diziye göz attım. Kumral bir adamdı ve yani babamın bahsettiği gibi burada kalsa yüzüne külotlu çorap geçirip banka soymak yerine manken olabilirdi.

Gerçi mantıken yurt dışında üniversite kazanabildiyse burada da hayli hayli kazanırdı. Ekrandan aldığım bakışlarımı şüpheyle babama çevirirken bir yandan da tırnaklarımı üflüyordum. Ojem ne kadar çabuk kurursa o kadar iyiydi. Belki son halini beğenmez yine değiştirirdim.

"Yüzünde meymenet yok. Birde gitti şu adamdan hamile kaldı ya ona yanarım. Hayır, kaldın üç ay nasıl fark etmedin? Ya onu da geçtim tamam doğurdun," diziye kendini çok kaptırmıştı, "Sonra ecnebi memleketinde tutunamadın döndün geldin Türkiye'ye. Buraya kadar anlıyorum da uçakta sana evlilik teklifi eden başka bir adama nasıl kanıyorsun? Dönsene babanın yanına!"

Ojelerime kurusun diye hohlamaya başladığım esnada bir an için durup "İşte babası anlayışsız olduğu için kız çekindi." diye ağzımın içinde konuştum.

Babam hızla bana dönerken dehşete düşmüş bir ifadeyle "Babası mı anlayışsızdı?" dedi.

Usulca başımı salladım. Ardından hohlamaya kaldığım yerden devam ettiğim vakitlerde babam oturduğu yerde doğruldu ve işin uzmanıymış gibi anlatmaya başladı: "Kar tanem, Hera'm, bazen babalar kızlarının göremediği şeyleri görür ve onları korumak pahasına onlarla ters düşer."

İnanarak söylediği şeylere binaen üstüne "Beni anlıyorsun değil mi?" diye sorunca şüphesiz "Anlıyorum." dedim. En son baktığımda saat yediyi geçmişti ve biz son beş saattir bu diziyi izliyorduk. Sekize yaklaşınca kalkıp en son karar verdiğim elbiseyi giyecektim. Saçlarım hazırdı, tırnaklarımda hazır sayılırdı ve makyajım -rimelimle dudak parlatıcım- olması gereken yerdeydi. Sadece geriye eyeliner çekmek kalmıştı.

BEHZAT'IN HERASIBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin