otuz yedi

9.1K 587 73
                                        

Siz: İki gündür bana çok soğuksunuz

Siz: Anlamadan yanlış bir şey mi yaptım?

Yazıp yolladığım mesajlarla eş zamanlı olarak kafamı kaldırıp masasında oturan koca bedene baktım. Projeksiyonun önünde durmuş sunum yapan öğrencilerini bir bir inceleyip dikkatle dinliyor ve en sonunda gerekli notları önündeki kağıda alıyordu. Bazen bakmadan notlar alıyordu. Şimdi olduğu gibi. Bu açıdan göremesem de telefonuna düşen mesajları gördüğünü hareketlerinden anladım. Önündeki notlardan almak istemediği bakışlarını merakına yenik düşerek telefonuna çevirdi. Onu eline almadan parmaklarını üstünde gezdirmeye koyuldu. Bir süreden sonra gözleri ekranda gezinirken çenesi kasılmıştı.

Evet, mevzu tam olarak buydu. Onu geren bir konu vardı. Israrla bana anlatmadığı gibi her gördüğünde çeşitli bahanelerle yanımdan uzaklaşıyordu. Olduğum ortamdan tabiri caizse arkasına bakmadan topukluyordu.

Şimdi de herhangi bir şey yazmadan güç tuşuna basıp telefonunu kapadığında ben de güç tuşuna basıp arkama yaslandım. "Erkek değil mi?" kendi kendime fısıldıyordum, "Elde edene kadar iyi yanlarını gösterir sonra elde edince," sıkıntıyla iç çektim. Göğüs kafesim şiddetle kalkıp inerken gerimden gelen bir ses kulaklarıma ilişti.

"Şey, iyi misin?"

Amfinin içinde bulunan herkesi tanımadığım için bu sesin kime ait olduğunu algılayamadım. Yalnızca yakından ve kısık çıkan ses karşısında ürperdiğimi söyleyebilirdim. Olduğum yerde dikleşir gibi oldum. Ancak geriye dönmenin şu an için kötü bir  fikir olduğunu düşündüğümden bu planımdan vazgeçerek "İyiyim." demekle yetindim. Yerime sinmiştim.

"Emin misin?"

"Eminim." diye yanıtladım, kızı.

"Bana hiç öyle gelmedi." demesine karşın kısık sesle gülerek "Doktorculuk mu oynuyoruz?" diye sordum. Susmasına ihtiyacım vardı. Ana odaklanmak istiyordum. Belki bir noktada Behzat hocayla göz göze gelebilirdim. Bunun verdiği cesaretle odasını basıp neler olduğunu sert bir üslupla sorabilirdim. Evet, buna kesinlikte ihtiyacım vardı.

"Tıp Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi olarak seni kınıyorum," sözleriyle kaşlarım çatıldı, "Doktorculuk oynayacak yaşı geçtik. Bizler artık birer doktor adayıyız." 

"Üçüncü sınıfa mı gidiyorsun?" diye sorduğumda sessizleşti. O yardım etmek için çabalayan sesi içine kaçtı. Bu sınıfa normal yollarla girmediğini anlamanın verdiği merakla gündem değişikliğine giderek oturduğum yerde kaydım. Başımı kendi sandalyeme onun da masasına yasladım. "Hem kaçak hem geveze, demek. Hm..."

Korkuyla "Beni Behzat hocaya mı söyleyeceksin?" dedi. 

Boşluğuma geldi. "Yok, ona küsüm."

"Küs müsün?" homurdandı, "Notunu düşük girdiği için falan mı? Öyleyse benden sana tavsiye hocalar pek öğrencileri takmıyor. Seninki 'Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.' hesabı olmuş. Bence çok kasma."

Bu muhteşem benzetmesiyle bir müddet konuşamadım, düşündüm. Düşünmez olaydım. Çünkü düşününce vardığım kanı şuydu, Behzat Zorlu bir akademisyen olarak tam da kendine yakışanı yapmış beni takmamaya başlamıştı. Bense bu tavrı karşısında hiçbir şey yapamıyordum. Evet, tam şu an emin olmuştum. Beni kullanıp bırakmıştı. İstediği davulu çalabileceğini sanıyordu. Rastgele bırakabileceğini. Peki, bundan sonrada aynı tavrımı sürdürecek miydim? Asla.

"Baksana," deyip başımı çevirip ona baktım. Bana çok yakındı. Başka bir değişle dibimdeydi. Kendini benimle konuşmaya o kadar çok kaptırmıştı ki önüne düşen sarı saç tutamları onu rahatsız etmiyordu bile. Bakışları masaya sabitti. Benimle konuşurken oraya bakıyordu demek ki. Döndüğümü hissedince kafasını kaldırıp baktı. Koyu kahve gözleriyle karşılaşmanın verdiği şokla afalladım. Saçlarına oldukça tezatlardı. Zor bela kendimi toparken burnunun ucuna kadar düşen gözlüğünü üstünkörü inceleyip yeniden gözlerine baktım. "Sen bu işlerden anlıyor musun?"

BEHZAT'IN HERASIBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin