Pişt okuyucuların sadık ve kaçık olanları, keyifli okumalaaaar!
Ilgaz Burak'ın aç olduğundan emin olduğu için ona ekmek arası bir şeyler hazırlamıştı, misafir odasına gidip yediğinden emin olmak istiyordu ama onu yine uyurken buldu. Yine de elindekini yanındaki komodine koydu, tepsinin devrilmeyeceğinden emin olmak için duvara doğru iyice ittirdi. Doğrulurken gözü çocuğun yüzüne takıldı, soluk beyaz teni karanlık odada bile belli oluyordu. Sanki bu karanlığa ait değilmiş ama bu karanlıktan başka yerde de olamazmış gibiydi. Ölülerle konuşuyor olması onu ölü biri gibi yapmış olabilir miydi? Uyurken bile huzursuz duruyordu, yüzünün yarısı yastığa gömülmüştü, dizlerini karnına çekmiş ve elleriyle yüzünü örtmek istermiş gibi kendini dış dünyaya kapamıştı. Ilgaz daha fazla vakit kaybetmeden odadan çıktı ve Azra'ya bakmak için yan odaya, Barış'ın eski odasına gitti. Arkadaşı hızlı hızlı kıyafetlerini küçük bir bavula koyuyordu, kolları makine gibiydi, kıyafetler doğru düzgün katlı değildi. Ilgaz bunun planlı olmadığını biliyordu, Azra sadece burayı terk etmek istiyordu. Nereye ait olduğunu bilmiyordu, ama nereye ait olmadığından çok emindi.
"Azra, giysilerini neden bavula yerleştiriyorsun?"
"Barış yoksa burda durmamın bir anlamı da yok."
"Azra yapma." dedi Azra'nın kolundan tutup kendisine dönmesini sağlayarak. "O, senin mutlu olmanı istiyor. Sense onu terk ediyorsun."
Azra katlamak üzere olduğu tişörtü bavulun içine fırlattı ve yatağın köşesine çöktü, ne yaptığını bilmiyordu, bundan son zamanlarda asla emin değildi. Kontrolün kendisinde olmadığını hissediyordu, hayatında olan biteni karşıdan izliyormuş gibiydi. Bir tiyatro dönüyordu, oyuncular çok tanıdıktı, ne kadar dikkatli izlerse izlesin ipin ucunu kaçırıyor ve olup biteni asla yakalayamıyordu. Her şey kesik kesikti. Dün akşam ne yemişti? Günlerden neydi, sabah kahvaltıda peynir var mıydı, dün pijamalarını giymiş miydi, bugün su içmiş miydi? Tüm bunlar silik silikti, üfleseniz hemencecik uçuşacak tozlar gibiydi, ama bir şey vardı ki, yeryüzündeki tüm nefesleri üfleseler, o acı hep orada duracak, Azra'nın kalbinin tam ortasında dikilecek ve diğer tüm her şeyi silik silik yapmaya yeryüzündeki tüm varlıkların üzerine yemin etmiş gibi devam edecekti.
Zaman geçti, hiçbir şey olmamış gibi bir edayla, ama dünyanın tüm acılarını yüreğinde hissederek bavulunu boşalttı, kıyafetlerini özenle katladı, dolabına yerleştirdi. Bir nebze olsun rahatlamış olan Ilgaz'a baktı ve gülümsemeye çalıştı.
"Dün akşam yemekte ne vardı?"
Ilgaz Azra'nın iyi olduğundan yarım yamalak emin olarak ve buna tüm gücüyle inanmak isteyerek onu odada yalnız bıraktı ve tam Bora'nın odasının önünden geçerken onunla karşılaştı, açıkçası onunla konuşmak istemiyordu, onu görmek ona huzursuzluk veriyordu, sanki bir şeyleri yapmayı unutmuş gibi, ya da hatırlaması gereken bir şey varmış gibi bir huzursuzluk. Yetersizlik miydi, çaresizlik miydi yoksa sadece can sıkıntısı mıydı bilmiyordu, içinde hiçbir zaman cevabını bulamayacağı bır soru doğuyordu onu her gördüğünde.
"Biraz konuşalım mı?" diye sordu kızdaki huzursuzluğu fark ederek. Nedenini bilmiyordu, ve aslında pek de umrunda olduğunu düşünmüyordu çünkü son zamanlarda her şeyden bıkmış gibiydi, sadece şu an ne oluyorsa, neyin içinde hisediyorsa ve ne hissediyorsa bir an önce bitmesini istiyordu. Kalbini birkaç saniyeliğine durdurmak için her şeyini vermeye hazırdı. Tahammülü kalmamıştı.
"Siyah bizi yarın çağırıyor." dedi bir an önce bu konuşmanın son bulmasını ister gibi. Ilgaz da biraz her şeyi boş vermiş gibi onu dinliyor, dediklerini anlamaya çalışmaktan çok uzak şekilde çocuğun yorgun yüzüne bakıyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
EPİLEPSİ
FantasyEpilepsi hastası olduğu için defalarca kendini öldürmek istemişti. Artık krizin belirtileri olan gül kokusunu, gözünün önünden geçen renkleri, şiddetli sarsıntıları istemiyordu. Evrenin en önemli kadınıydı, Gece'ydi. Ve onu tamamlayan bir Gölge ve g...
