29 : nakamotoların büyük sırrı.

445 62 34
                                    

"neden aniden seni çaya çağırıyor ki?" kageyama da, kız kardeşi yachi de, hatta kuroo bile panik halindeydi. hinata bunun sebebini bilmiyordu ama üçünün aynı odanın içinde dolanıp durması başını döndürmüştü.

"kötü bir niyeti olduğunu düşünmüyorum." diye yanıt verdi hinata. yatağının ucunda oturuyordu ve oldukça sade kıyafetler giyinmiş olmasına rağmen parlıyordu. "hem, eşi davet etti beni. kendisi değil."

yachi'nin gözleri irileşti. "bu daha da tuhaf ya!" diye bağırdı. "bak hinata," oğlanın yanına oturup ellerini tuttu. "bay ve bayan nakamoto şehrin ünlü çiftlerindendir ama ünlerinin sebebi bay nakamoto'nun ressam olması değildir. yüklü miktarda pek çok teklifi reddetmelerinden, misafir kabul etmemelerinden dolayı bu kadar ünlüler. tobio kaç kez teklif götürdü onlara ama eve bile almadılar onu. şaşkınlığımızın sebebi şu, ne oldu da birden seni çaya davet ediyorlar?"

kageyama hızla hinata'nın önünde diz çöktü. "resimlerin." dedi. "resimlerinden haberdarlar mı? senin yeteneğini biliyorlar mı? ya seni elde etmek istiyorlarsa? ya senden faydalanmak istiyorlarsa?"

hinata tebessüm etti ve kageyama'nın ellerini tutup sıktı. "endişelenmeyin," dedi. "iyi olacağım." sonra odadaki herkese baktı. "siz de gelebilirsiniz isterseniz. içiniz rahat edecekse yani..."

yachi derin nefes verip kendisini hinata'nın yatağına bıraktı ve tavanla bakıştı. "isterdim ama bay nakamoto ne benden ne de kageyama'dan haberdar."

"nasıl yani?"

"senin, kageyamaların köşkünde kaldığından tut onlar için çizdiğine kadar, hiçbir şeyi bilmiyorlar." kuroo'ydu hinata'nın sorusunu cevaplayan. "sana hediye ettiği tablo için adres istediğinde bile tobio riske atmadı hiçbir şeyi. başka birini görevlendirdi ve o gidip tabloyu aldı."

"saklamamız gereken bir şey mi peki bu?" diye sordu hinata merakla. "yalan söylemek istemiyorum çünkü."

"saklaman gerekmiyor ama temkinli ol." kageyama hâlâ tutmakta olduğu eli daha sıkı kavradı. "iki kişi göndereceğim yanında." usulca başını salladı hinata.

-

"eviniz gerçekten de çok şık, efendim." hinata duvarlardaki tablolara bakarken konuşmuştu, diğer herkesin aksine altın işlemeli eşyalara bakarken değil. odadaki karı kocayı gülümsetti bu.

bir kadın elindeki tepsiyle odaya girip fincanlara çayları orada doldurdu. hinata başlangıçta onun hizmetli olduğunu düşündü ama hemen vazgeçti bu düşüncesinden. bay ve bayan nakamoto'nun ona olan tutumu farklıydı. kesinlikle başka biriydi o. hinata uzatılan fincanı alırken bu sebeple temkinliydi.

"teşekkür ederim." dedi yüzündeki zarif tebessümle. başını da usulca eğmişti teşekkür manasında. 

sonrasında sohbet aktı gitti. resimden, sanattan, felsefeden ve pek çok şeyden konuşuldu. hinata hem bay nakamoto'nun hoşlandığı şeyler hakkında konuşabiliyordu hem de eşi bayan nakamoto'nun hoşlandığı şeyler hakkında konuşabiliyordu. bu yüzdendi saatin akıp gitmesi. öğle saatlerinde gelmişti ve saat çoktan beş olmuştu. güneşin batmasına iki saat var ya da yoktu.

"sen hangi soylu ailenin oğlusun hinatacım?" dedi aiko, gülerek. "inan yalnızca kraliyet ailesi üyeleri bu kadar bilgili ve kültürlü olabilir."

hinata aldığı iltifat karşısında samimi bir şekilde güldü. "duyduğunuzda belki hayal kırıklığına uğrayacaksınız lakin atalarımın birinin bile asil olduğunu sanmıyorum." gözlerini elinde tuttuğu fincana sabitledi. dördüncü çayıydı bu. "ben en basitinden bir köleyim." sonra güldü hafifçe. "öyleydim, diyelim. beni satın alan kişi beni azat etti. her şeyi verdi..."

"bu asil davranışı gösterebilmiş kişinin kim olduğunu öğrenmemizde sakınca var mı?" bayan aiko'nun sesi yumuşaktı. 

"buraya geldiğim için oldukça endişelilerdi, bayan nakamoto." aiko şaşkınlıkla kaldırdı kaşlarını. "sizlerin pek de misafirperver olmadığınızı, beni çaya davet etmenizin çok tuhaf olduğunu söylediler. size güvenmediklerini düşündüğüm için sanırım onlar hakkında bilgi veremeyeceğim. çok üzgünüm."

aiko hızla kaldırdı elini. ve iki yana salladı. "hayır, hayır. bu kadar dürüst olduğun için teşekkür ederim." derin nefes verdi. "ayrıca, söyledikleri doğru ve şüphe etmekte haklılar. biz o kadar da misafirperver değiliz... olamayız."

hinata meraklı bakışlarını gizleyemedi ama herhangi bir soru sormamak için yanağının içini ısırdı. bu hareketi bay nakamoto tarafından fark edildi. yüzündeki izler dudaklarının hafifçe kıvrılması ile birlikte kırıştı. 

yavaşça ayağa kalktı. elindeki fincanı ortadaki masaya bıraktı. "gel bakalım. takip et beni."

"emin misin canım?" bayan nakamoto da ayağa kalkmış ve eşinin kolunu tutmuştu. "iyi bir fikir olmayabilir bu."

"bence bir sorun olmayacak..." bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu, çok belliydi. hinata çok daha fazla meraklanmıştı.

bay nakamoto önde, kendisi arkada bir koridoru geçtiler. nihayet bir odanın önüne geldiklerinde derin nefes alıp verdi adam. kapının kolunu tutup usulca açtı. içerisi zifiri karanlıktı ama kapı açılınca biraz olsun ışık almıştı. bu zayıf ışık odanın ortasındaki şeyi hinata'nın fark etmesini sağladı. kan çanağına dönmüş gözlerini hinata'nın gözlerine sabitleyen insan(?), hiçbir şey yapmıyordu. yalnızca dizlerine sarılmış bir ileri bir geri sallanıyordu.

"kızım." dedi bay nakamoto titreyen sesi ile. "benim küçük karahindibam." karısına tutunmak zorunda kaldı dizlerinin bağı çözüldüğünde. hinata'nın kulağı yanındaki adamda, gözleri o kızdaydı. "beş sene evvel... aniden korkunç krizler geçirmeye başladı. nedenini hiç anlayamadık." hinata istemsizce titrediğini fark etti. kendisini zapt etmekte güçlük çekiyordu. 

ne yaptığını bir an olsun düşünmeden odaya girdi. yerdeki kız acı dolu bir çığlık attı ve yere yatıp saçlarını yolmaya başladı. ama hinata onun bedenini es geçip siyah kalın perdeyle örtülü cama ilerlemişti. titreyen elleri ile kumaşı kavrayıp hırsla yana çekti. oda şimdi daha aydınlıktı. ve güneş batmaya çok yakındı. gökyüzü kızıla boyanmıştı bile. 

derin nefesler alırken ellerini pencereye atıp onu yukarı çekti. sonbahar rüzgarı odadan içeri girerken çok hoş bir jest yapmış, evin hemen yakınındaki fırında neler olduğunu da anlatmıştı. taze ekmekler çıkmış, kokusu rüzgarla taşınmıştı.

yerde çığlıklar atan kız yavaşça sustuğunda bay ve bayan nakamoto da biliyorlardı, bu seferki krize yorulduğu için ara vermemişti. 

hinata arkasına baktı. kapının dışında bekleyen acılı anne ve babaya, oldukça sinirli bir şekilde baktı. "onun acısını paylaşıp atlatmasına yardım etmek yerine onu böyle bir odaya kapatmış olduğunuza inanamıyorum. kızınızdan bariz şekilde korkmuş ve utanmışsınız." dolan gözlerini öfkeyle sildi kıyafetine. "itibarınızı zedeler diye onu saklamışsınız. krizlerinden korkmuş, ona yaklaşmamışsınız. belli ki içine bir iblisin girdiğini düşünmüşsünüz. yazıklar olsun size. en çok size." ağlamaya başladığında kendisine kızarak sildi bu kez gözyaşlarını. "tanrı'ya da yazıklar olsun." dedi hıçkırıkları arasından. "biz küçük insanlar onca acıyla boğuşurken o yukarda ne yapıyor? gerçekten ne yapıyor?" 

odanın ortasında sakince yatan kıza baktı. başını iki yana salladı ve hızla oradan çıkıp bay ve bayan nakamoto'yu beklemeden evden ayrıldı. kaldırımda onu bekleyen sürücülere hızlıca oradan uzaklaşmak istediğini söyledi. emri hemencecik dikkate alındı ve atlı araba saniyeler içerisinde harekete geçti. hinata yol boyunca arkada sessizce ağladı. o kızın gözlerinde görmüş olduğu saf acıyı hatırladıkça daha içten ağladı. gidene dek düşündüğü tek bir şey vardı: ne yaşamış olabilir de de bu acıya dayanamayıp aklını yitirmiş olabilir, ne yaşamış olabilir...

-

arkadaşlar kagehina nerede diye olaya bakmazsanız çoook sevinirim ve bu kız nereden çıktı da demeyin lütfen, çoğu şey bu kızın çevresinde gelişecek umarım sıkılmazsınız 🌸

yüz bin yen değerindeki köle # kagehinaHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin