"tanrı'ya inanır mısın hina-san?" yüzünü kapatan turuncu saçları yuta tarafından arkaya alındığında hinata az kalsın kusacaktı. yüzünü buruşturmaktan geri kaçamadı ama durumu hemen soruyla bağdaştırdı. "hayır." dedi tiksiniyormuş gibi. önündeki tabloyla ilgileniyordu. "tanrı'nın insanlar tarafından yaratıldığına inanıyorum. ve ona inanan insanlardan tiksiniyorum. çünkü asla kendi dinlerini yaşamıyorlar, başkalarının dinlerine karışıyorlar. inançsız olanların cehenneme gideceğini söyleyip tanrı'dan rol çalıyorlar." durdu ve omuzlarını düşürüp bir süre karşıya baktı. "aslında, tanrı değil de insanlar daha çok sinirimi bozuyormuş benim. şu an fark ediyorum."
tam bir hafta. yuta ile buluşup bu tarz alakalı alakasız sohbetler yapmaya başlayalı tam bir hafta olmuştu. hinata bir haftadır ona katlanıyor, kendisini içten içe tebrik ediyordu. fakat kageyama'ya söylediği her yalan içinde büyüyordu. bir an önce halletmek istiyordu artık bu olayı.
"kaç yaşındayım demiştin?" hinata bacaklarında hissettiği elle irkildi ve şokla baktı yuta'ya. "ne yapıyorsunuz?" dedi dehşetle. kendisini hemen teslim etmemeliydi ki yuta ondan çabuk sıkılmasın. bu sebeple gerçek tepkiler veriyordu.
yuta elini kendisine çekti ve havaya kaldırdı. "üzgünüm. sanırım senin gülümsemelerini yanlış yorumladım. bir daha olmayacak."
hinata yutkundu ve dudaklarını ıslattı. keşke o an onu biri izliyor olsaydı. ne denli iyi bir oyuncu olduğunu birileri görmeliydi. titrek irislerini onun gözlerine bilinçli olarak değdirdi ve hemen sonra da kaçırdı. bileğini ovalarken de mırıldandı. "yirmi." dedi. "yirmi yaşındayım..." yalanlar üzerine kurduğu oyunlarının açığa çıkmaması için çok çabalıyordu.
yuta yüzüne hafif bir tebessüm yerleştirdi ve sandalyesini onunkine yaklaştırıp karşılarındaki lavanta tarlasına baktı. sonra da hinata'nın resmine. oğlanda inanılmaz bir yetenek vardı gerçekten de. boyanmadığı halde lavanta bahçesinin aynısı gibi görünüyordu ve siyah beyaz hali bile çok ayrı bir his uyandırıyordu insanda.
hinata derin bir nefes verip arkasına yaslandığında kaşlarını kaldırdı yuta. "bu tarz tablolar istediklerini biliyorum ama ben istemiyorum..." tabloyu bitirmeden kenara bıraktı ve yenisini aldı karşısına. derin bir nefes alıp verdikten sonra tamamen değişti havası. daha ciddiydi şimdi. ve tarzı, yuta'nın tarzıydı. yuta da dikleşti ve tablo yerine hinata'yı izlemeye başladı.
"hina."
"hm?" hinata yuta'ya döner dönmez yüzleri arasındaki mesafe kapandı. adamın elini dudaklarının üzerinde hissetti. ve dudaklarını da onların hemen üzerinde. arada bir duvar olmasına ve dudakları temas etmemesine rağmen iğrendi bundan. gözlerini sıkıca yumdu. kalbi deli gibi çarpıyordu. kageyama'yı özlüyor, bir an önce ona kavuşup sarılmak istiyordu.
dudakları üzerindeki baskı kaybolduğunda da bir süre açmadı gözlerini. kırpıştırarak açabildiğinde ise zorlanarak da olsa sakladı iğrendiğini.
"sen gerçekten de harika bir yeteneksin." yuta'nın büyük ve nasırlı elini saçlarında hissettiğinde tek gözünü kısıp başını hafifçe omzuna yatırdı. bir kedi gibi görünüyordu. "seni keşfettiğim için büyük mutluluk duyuyorum. koca dünyada bizi karşılaştırdığı için tanrı'ya bile inanabilecek vaziyetteyim."
hinata tükmüğü ile ıslatma ihtiyacı duydu boğazını. boğazındaki yumru inmek bilmiyordu. "yuta-san..." dedi alçak bir sesle. "benimle alay etmiyorsunuz değil mi..?" yuta'nın bu soruya şaşırdığı bariz belliydi. "sırf beni yanlarında tutmak ve etkileyebilmek için beğenmedikleri resimlerime beğendiklerini söylerlerdi. siz de öyle yapmıyorsunuz değil mi?" neredeyse ağlayacak gibi duruyordu.
"hayır, tamamen dürüstüm. hatta hina, sana şunu söyleyebilirim ki: etkilendiğim şey ne dış görünüşün ne de maddi durumun. beni kendine bu yeteneğinle hayran bıraktın sen." hinata'nın kendisininkiler yanında ufacık kalan ellerini tutup nazik öpücükler kondurdu. her bir hareketi onu daha da iğrenç kılıyordu hinata gözünde. bunu yansıtmamak için ne savaşlar verdiğini bir tek kendisi biliyordu. bir de inanmadığı tanrı.
hinata aniden yuta'ya yaklaştı ve yanağını öpüp ayağa kalktı. "yarın görüşürüz!" çantasını kaptığı gibi koşa koşa patikaya ilerledi. yuta'nın gülüşünü ve ona veda ettiğini duydu.
oradan çokça uzaklaşıp da ormana girdiğinde bir ağacın dibine çöktü ve midesinde ne var ne yok boşalttı. yuta ile sabahleyin yaptıkları kahvaltıdan eser kalmamıştı. kusmasına rağmen berbat hissediyordu. hâlâ midesi bulanıyordu.
kendisini toparlaması biraz zaman aldı ama başarabildiğinde ağır adımlarla kageyamaların konağına ilerledi. yürüyerek oldukça uzaktı kageyamaların evi.
konağa girmeden önce derin nefesler aldı. bugünkü iğrenç olayları unutmaya çalıştı. ve yüzüne zoraki bir neşe yerleştirip adımını konaktan içeriye attı.
yüzündeki yalancı gülümseme kageyama'yı gördüğünde gerçeğe dönüştü. kageyama salondaydı ve hinata'ya sırtı dönük olduğu için onu görememişti.
hinata yavaşça onun beline sarıldı ve alnını oğlanın sırtına koydu. kageyama gülüp de ona dönene dek tam on saniye geçti ve bu on saniyede doğrular, hinata'nın ağzına birkaç kez gelip geri gitti. o adama dokunduktan sonra kageyama'ya dokunmak bile istemiyordu.
"nasıldı günün?"
hinata'nın gözleri doldu. "kötü." dedi dürüstçe. "öper misin beni?"
"neyin var-"
kageyama'nın yakasına tutunup kendisini yukarı çektikten sonra dudaklarını onunkilere bastırdı hinata. sonra o kadar tiksindi ki kendisinden, ağlamaya başladı. kageyama'yı da kirletiyordu. söylediği her yalanla ve dokunuşla ona da bulaştırıyordu bu tiksinç izleri.
"hey, neyin var sho?" zayıf bedeni kucaklayıp koltuğa oturan kageyama odadaki iki hizmetliye de çıkmaları için bir işaret yaptı. her ikisi de koşar adım odayı terk etti. "anlat hadi. ne oldu bugün?"
hinata acele etmedi söyleyecek bir yalan bulma konusunda. bir süre kageyama'ya sarıldı ve ağladı sessizce. yalan söylemeye yeterince hazır hissettiğinde ise dudaklarını araladı. her yalanından önce hazırlaması gerekiyordu kendisini. çünkü çok zordu onun için bu.
"tobio." hinata'nın ona saygı ekleri olmadan hitap edişleri oldukça nadirdi. "yeterince iyi değil miyim ben?"
"bu da ne demek? sen benim tanıdığım en iyi ressamsın. yeterince değil, fazla iyisin."
burnunu çekti ve onun kucağında biraz dikleşti. "bugün yaptığım resimler eleştirildi oradakiler tarafından. biliyorum, anlıyorum da. kıskandıklarını görebiliyorum. ama... yediremiyorum kendime. ben her birine yardım etmeye çalışıyorum. iyiliklerini düşünüyorum. onlarsa birbirlerinin kuyularını kazıyorlar. çok acımasızca..."
kageyama yüzündeki tebessümle iç çekti. hinata'yı tekrar öpüp saçlarını arkaya taradı. "shoyo," dedi yavaşça, nazik bir ses tonuyla. "hep söylüyorum değil mi? sen bu dünya için fazla iyisin."
hinata'nın dudakları titredi ve tekrar ağlamaya başlarken yüzünü kageyama'nın saçlarına gömdü. o kadar da iyi olmayabilirim tobio...
-
yazim hatalarini kontrol etmeye vaktim olmadi bir ara duzeltmeye calisacagim sizin gozunuze takilan varsa oraya bir isaret birakin lutfen <3

ŞİMDİ OKUDUĞUN
yüz bin yen değerindeki köle # kagehina
Fanfictionhinata bir köleydi. onu diğer kölelerden ayıran şey yalnızca yüz bin yen değerinde olması da değildi. her bakımdan özeldi.