Umutlar yeşertmiştim gönül bahçemde, nereden bilebilirdim ki hasat zamanının çok yakın olduğunu...
Tedbirliydim aslında, Dilber teyzede bir şeyler olduğunu sezmiştim. Ama ne yalan söyleyeyim bu kadarını da beklemiyordum. O saygılı, tatlı dilli güzel kadın nasıl da böyle bir oyun oynayabilmişti bana. Nereden tanıyordu ki beni? Ne yapmıştım ona? Oğlunu sevmekten başka ne yaptım ki bu güzel akşamı rezil etmesini gerektirecek?
Öyle ağırdım ki kendime, bu yük çok fazlaydı ruhuma. Ben annesini babasını küçük yaşta kaybetmiş, kardeşini gurbete göndermiş, bu da yetmezmiş gibi yetimhanenin berbat havasını solumuş fakat yılmamış, küllerinden yeniden doğmuş Bade YILDIZLI. Peki şimdi neden bu haldeyim? Aşk okyanusunda ilk önüme çıkan buz kütlesine çarptım diye yıkılacak mıyım? Cevap: Elbette hayır.
Aşk kolay olsaydı bu kadar kıymetli olur muydu?
Kolay aşklar kaybedilmeye mahkumdur. Oysa zor aşklar asla bitmeyenlerdir. Kazanılması zor olduğu kadar kaybedilmesi de bir o kadar zordur.
Bu kaynana krizini atlatabilirim. Sakin olmalıyım. İçimden kendime verdiğim telkinlerle sakinleşmeye çalışıyordum fakat sahil kenarına geldiğimi farkedince sesli bir çığlık bıraktım. Şimdi rahatlamıştım biraz. Etrafta kimseler görünmüyordu.
Sahilde boş parktaki salıncağa kaydı gözüm. Gidip oturdum hemen. Ağır ağır sallanan salıncağın çıkarttığı gıcırtı sesi daha fazla tutamadığım göz yaşlarımı serbest bırakmama neden oldu. Çocukluğum geldi aklıma. Sonra annem, babam, kardeşim... Erken biten aile saadetimiz. Gerçi biz hiç bir zaman diğer aileler gibi olamadık. Dört kişilik ailemiz sürekli benim hastalığımın verdiği kısıtlamalarla yaşamak zorundaydı ve ben bunun için çok üzülüyordum. Kaç kez kaçmaya çalıştım. Belki kaçarım ve beni unuturlar, hayatlarını eksik yaşamak zorunda kalmazlar diye düşündüm. Çocuk aklı işte. Kim çocuğundan vazgeçebilir ki hasta diye? Hangi vicdan bile isteye ondan ayrılabilir? Bu soruların cevabını asla bulamasam da muhattabı olmuştum ne yazık ki?
Yurtta Zeynep adında bir kız vardı benimle aynı yaştaydı. Maalesef anne ve babası ondan otizmli olduğu için vazgeçmişti. Bunu duyduğumda göz yaşlarımı tutamamıştım. Nasıl böyle bir şey yapabilirdi insan? Evladını nasıl bu şekilde bir başına savunmasız bırakabilirdi? Bir tarafta kendi ailemi düşündüm. Onlar yaşasaydı benden asla vazgeçmezlerdi. Yine de şanslı olduğumu düşündüm. Kısa da olsa anne ve baba sevgisini en yoğun duygularla yaşamıştım. Peki Zeynep ne yapsın? 5 yaşından beri bu yurtta, anne baba özleminden uzak büyümüş. Buna büyümek denirse tabi. Ama şimdi kendi ailesi oldu. İyi bir eşi ve onu seven insanlar var. Eşi ona hem anne hem baba hem kardeş oldu. Eşi onun her şeyi oldu. Onun şansı bu hayatta iyi bir insana rastlamaktı.
Şimdi düşünüyorum. Çağrı benim için gerçekten doğru insan mı? Annesi, kardeşleri beni kabul edecek mi? Bu aşamada ben ne yapmalıyım? Annesi şimdiden böyle ise bir de hastalığımı öğrenince nasıl bir tavır takınacak bana karşı?
Beynimi istila eden sorular sağlıklı düşünmeme müsade etmezken ellerimle onları kovmak istermiş gibi hareketler yaptım. Dışarıdan çok aptalca göründüğüme emindim. Rahatlamak istercesine bir türkü tutturdum dilime.
'Ben bir göçmen kızı gördüm Tuna boyunda
Elinde bir besli kuzu hem kucağında
Doğru söyle göçmen kızı annen var mıdır
Ne annem var ne babam var kalmışım öksüz
Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni
Alayım da kollarımda sarayım seni
Telgrafın tellerinden haber var mıdır
Ne haber var ne mektup kalmışım öksüz
Doğru söyle göçmen kızı annen var mıdır
Ne annem var ne babam var kalmışım öksüz
Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni
Alayım da gurbet elde sarayım seni.'
Bu türkü her söylediğimde gözümden bir damla yaşın akmasına engel olamazdım. Hikayesini babamdan dinlerken daha çocuk yaşlardaydım. Onu bu şarkıyı mırıldanırken duymuştum ve şöyle demiştim "babacım bu göçmen kızı kimmiş?" Anlatmaya başladı babam;
"Savaşta ailesini kaybetmiş genç bir kız yaşam mücadelesi veriyormuş. Kimsesiz kalmanın acısı ile büyük bir boşluğa düşen genç kız, savaşın yüreğinde açtığı yaraları sarabilmek için bahçedeki iki kuzucuğu ile avunup dururmuş. Her sabah onları Vardar nehri kıyısına otlatmaya götürürmüş. Kuzucukları otlatırken Vardar'ın delice akan kıyısına bakarak içindeki sıkıntıyı yüksek sesle dile getirirken göz yaşları Vardar'ın sularına karışırmış.
Günler böyle devam ederken, kızın Vardar'a söylediği bu sözlere karşı kıyıdan duyan bir çoban genç kıza aşık olur. Kavalı çıkartıp çalmaya başlar. Ezgiyi duyan genç kız başını kaldırır ve tepedeki çobanın ona baktığını görür. Utanarak başını öne eğer. Bunun üzerine çoban kavalını bırakıp şöyle seslenir kıza:
- Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni
Alayımda gurbet elde sarayım seni
Çobanın bu güzel duygularına kayıtsız kalamayan genç kız türkünün kalan kısmını seslendirir.
İşte böyle kızım. Annen de bir göçmen kızıydı. O yüzden bu türkü benim için çok değerli."
Böyle demişti işte can parçam, BABAM. Nerden bilebilirdi ki bir gün kızının da bu türküdeki kız gibi kimsesiz kalacağını. Rahatlamak için söylemeye başladığım türkü şimdi bedeni mi taşıyamayacak kadar ağırlaştırmıştı. Senelerin biriktirdiği parçalar birleşmiş gerçeklerin aslında taşımayacağım kadar ağır olduğunu göstermişti bana. Aslında güçlü falan da değildim. İçimde bir yerlerde o çocuk hep ağlamaklıydı ve şimdi tam bu noktada, çocukların olmaktan en mutlu olduğu yerde onu serbest bırakıyordum. Ağlıyordum, hem de çok. Bu ilk ve son olacaktı belki de. Ne Çağrı'ya ağlıyordum, ne de beni düşürdüğü duruma. Ben ertelenmiş geçmiş acılarıma ağlıyordum. Anneme, babama, kardeşime, hayattın ne kadar acımasız olduğuna ağlıyordum. Kaderimin bu kadar kötü yazılmasına ağlıyordum.
Göz yaşlarım tabiri caizse küçük bir göl oluşturmuştu hemen önümde. Sesli ağlamalarım iç çekişlere dönüşünce omuzumda bir el hissettim. Oydu. Beni bu yalnızlıktan çekip alan insan...
ŞİMDİ OKUDUĞUN
KADER ÇIKMAZI
Dla nastolatkówKIRIK BİR KALP, ÇAĞRI; HAYATI HEP ÇABALAMAKLA GEÇMİŞ GENÇ BİR PARAMEDİK... YALNIZ BİR KALP, BADE; ANNE VE BABASINI TRAFİK KAZASINDA KAYBETMİŞ, DOKUZ YAŞINDAN BERİ PORFİRİA HASTALIĞI İLE BAŞ ETMEYE ÇALIŞAN GENÇ VE GÜZEL İÇ MİMAR... PEKİ TALİHSİZ BİR...
