Jülide kendini toplayıp aşağı indi. Eylül bir masaya oturmuş onu bekliyordu. Jülide gelince kalktı:
"Kahve mi çay mı?" dedi.
"Kahve iyi olur" dedi Jülide yorgun ve uykulu bir ses tonuyla.
"Nescafe mi filtre kahve mi?" dedi.
"Filtre kahve ama sütte olsun lütfen" dedi.
"Tamamdır" dedi ve hızla gidip geldi.
Kahveleri masaya koydu. Jülide scrubsla gelmişti. Kollarını ovuşturuyordu. Üşüdüğü belliydi. Eylül montunu çıkarıp üstüne örttü.
"Gerek yoktu" dedi Jülide. Bu kadar ilgi alışık olduğu bir şey değildi.
"Hasta olmanı istemem nikahımız var daha" dedi gülümseyerek. Jülide'nin içtiği kahve boğazına kaçtı.
"Ne nikahı?" dedi öksürerek.
"Mert'le karşılaştık hastaneye gelirken. Anlatmışsın galiba biraz dalga geçti gibi oldu. Bizden kız almak zor dedi, yemeğe de davet etti. Geçecek bir sınavım var galiba." dedi. Jülide kızarmıştı. Mert'in ağzı sıkıdır ama bazen tutamıyordu kendini. Birazda gözdağı vermek istemişti büyük ihtimalle.
" Yani konuştuk biraz dün..." Kekeledi hafif ne diyeceğini bilemedi." Onu öldürmem gerek galiba bundan sonra. " dedi biraz sinirle.
" Kızma ona altıncı hissim kuvvetlidir. İyi birine benziyor ve sana karşı aşırı korumacı gibi. Bunun geçmişten gelen bir sebebi var mı acaba?" dedi Eylül . Jülide kıskançlığı hissediyordu. Gülümsedi:
"Yani aramızda öyle aşk anlamında bir şey geçmedi. Sadece zor zamanlarımızda birbirimizin yanındaydık hep. Bende ona karşı korumacıyımdır. Tak fark artık onu bir eşi var. Kızmasın diye uzaktan benimki. Yoksa kıskanıyor biraz galiba." dedi Jülide. O da Nil'i kıskanıyordu başta. Onu hatırlayınca hak veriyordu. Sevdiğin birini paylaşmak kolay olmuyordu.
" Anladım" dedi Eylül. Almak istediği cevabı almıştı. Daha fazlasına gerek yoktu. Soğutmadan kahvelerini içip kahvaltılarını yaptılar.
Jülide bir yandan hala rüyasının etkisindeydi. O yüzden Eylül'ü izliyordu dikkatle. Eylül gerçekten güzel bir kadındı. Masmavi gözleri vardı, açık kahve omzuna kadar uzanan saçları vardı. Belirgin yüz hatları... Dudakları... Gülüşü zaten... Jülide'nin gülüşünün sebebiydi. Jülide ona baktıkça aynıı olan hiçbir şey göremiyordu. Eylül farklı bir dünyaydı ona. Düşüncelerden sıyrıldı. Anlam aramak boşunaydı. Rüyaydı sadece. Kurtulduğu geçmişi son oyunlarını oynuyordu onu bırakmamak için.
Eylül bir şeyler anlatıyordu. Annesiyle ilgili bir anısından bahsediyordu. Jülide gülümsedi. Eylül anlattıklarını bitirmiş ama Jülide ona gülümseyerek bakmaya devam ediyordu. Eylül ne oldu dercesine göz kırptı.
"Çok güzelsin" dedi. Eylül kızardı. Gözlerini kaçırdı. Jülide devam etti: "Sadece dış güzellikten bahsetmiyorum ama bence kalbinde çok güzel" dedi.
"Tamam çok aşıksınız ama lütfen yapmayın böyle Jülide hanım. Bu ortamda kendimi tutmak yeterince zor" dedi gülümseyerek.
"Bunu bana sen mi söylüyorsun? Nerede o cesur kadın?" dedi gülerek.
"Hala burada ama belki o da sizin güzelliğinizle büyülenmiştir." dedi.
"Evet fark ettim. Büyülenince sizli bizli konuşamayada başlıyor galiba" dedi.
"Biraz öyle olabilir" dedi. İkiside güldü.
Böyle güzel anları bitiren işleri vardı maalesef. Kahvaltılarını bitirip işlerine döndüler. Jülide odaklanamıyordu. Kafası dalgındı. Bir yandan Eylül diğer yandan o rüya. O karanlık onu çekiyordu. Elçin'in sözleri kafasında tekrarlamaya başladı: "Zamana bıraktığın her şey geçer ama önemli olan zamana bırakmadan geçirebilmek. Yas mı tutuyoruz tutucaz ağlamamız mı gerekiyor ağlayacağız. Biz geçireceğiz". Haklıydı. Serviste doktor odasında otururken bir anda kalktı. Yanındaki asistana döndü "Biraz dışarı çıkıcam bir şey olursa ararsın beni" dedi. Aceleyle çıktı. Arabasına binip geçen psikoloğa gittiği yoldan gitti. Ama biraz daha geride durdu. Biraz yürüdü sonra durdu. Devam edip etmemekte tereddüt ediyordu. Elçin'in sözleri tekrarladı. Bunu halletmesi gerektiğini düşündü. Ve devam etti. Bir pastanenin önünde durdu. Tüm gücünü toplayıp o ağırlaşan kapıyı açtı. Kasada kimse yoktu. Masalar bomboştu. İçeriden tartışma sesleri geliyordu. Sesler kesildi. Önce uzun boylu esmer bir adam çıktı. İçerdeki kişiye seslendi ve dışarı çıktı. Daha sonra kadın geldi içeriden. Elini silerken "Buyrun" dedi. Sonra kafasını kaldırdığında donakaldı. Yıllar ona iyi davranmıştı hala aynıydı. Ama gözleri bambaşka bakıyordu. O eski hali yoktu gözlerinde. Jülide'nin bunu anlaması için konuşmaya gerek yoktu. Elinde yüzük vardı. İlk dikkatini çeken buydu. Çıkan adam eşi olmalıydı. Bunu bilmek hala canını yakıyordu. Ama aynı hisler yoktu. Onu görünce kalbi aynıı çarpmıyordu. Aşka, sevgiye dair hiçbir kırıntı kalmamıştı, bunu en derinden hissediyordu. Ama nefret... Belki tek başına aşktan güçlü değildi ama aşkın dönüştürdüğü nefret, o her şeyden daha güçlü bir duyguydu.
"Ne istiyorsunuz?" dedi kadın tanımazcasına. Jülide önce ne diyeceğini kestiremedi bunu belli etmemek için bir şeylere bakıyor gibi yaptı. Birkaç şey gösterip onları alacağını söyledi. Kadın hazırlarken kaçamak bakışlarla süzüyordu onu. Jülide ona bakmıyordu. Kapıdan dışarı yöneltmişti bakışlarını. Geçmişi düşünüyordu buradaki anılarını, onu. Aslında en mutlu anları olarak söylediği o anlardan acıdan başka bir şey kalmamıştı. Ve Jülide o acıya bir bataklıkmış gibi saplanmıştı. Çıkamıyordu... Çıkmak istemiyordu... Şu an durum değişmişti tabi. Körelmiş gözleri bir kez daha açılmıştı. Bu sefer kapanmayacaktı.
Kadın paketleri hazırlayınca seslendi. Jülide parasını ödedi. Sonra kadına baktı. Söylemek istediği kusmak istediği onca şey vardı. Ama değmeyeceğşnş biliyordu. Sakinliğini koruyup ne zaman söylediğini hatırlamadığı o sözlerden başladı.
"Sana gitme demeyeceğim,
Ama... Aması kalmadı bende Lavinia. Sen kendi vedanı ettin yıllar önce. Ama ben kaldım, gidemedim. Sendin benlm evim. O evi başıma yıkıp gittin. Senle beraber büyük bir parçamıda aldın benden. Ama şimdi benim vedamda sıra. Bunu gözlerine son kez bakarak emin olduğum gün yapmak istedim. Hoşçakal..." dedi. Kadın bir şey söylemedi, beklemediği sözlere verecek cevabı yoktu. Jülide çıktı oradan. Elindekileri çöpe attı ve gitti...
