Elena gözlerini yavaşça araladığında, loş bir ışık odanın köşesinden süzülüyordu. Bir an nerede olduğunu unuttu. Oda sessizdi, duvarlarda eski ama zarif süslemeler vardı. Tavan yüksek, yatak geniş ve rahattı ama bu lüks içinde bir boşluk vardı. Kendi değildi burası. Yavaşça doğruldu, ayaklarını yere bıraktı. Ayak parmakları soğuk mermer zemine değdiğinde hafifçe irkildi. Derin bir nefes aldı.
Adımlarını neredeyse hiç ses çıkarmadan sürükleyerek, odanın en köşesindeki büyük balkon kapısına doğru ilerledi. Kapıyı açtığında, hafif bir rüzgar saçlarını geriye savurdu. Balkon genişti, etrafı işlemeli demir korkuluklarla çevriliydi.
Ay gökyüzünde tüm görkemiyle parlıyordu, gece sessizdi. Şehir aşağıda ışıklar içinde uyuyordu. Her şey neredeyse büyülü bir tabloyu andırıyordu.
"Ne garip..." diye fısıldadı kendi kendine. "Bu kadar güzellik, bu kadar lanetin içinde nasıl barınabiliyor?"
Elena balkonun kenarına yaslandı. Derin derin iç çekti. Yüzünde farkında olmadan bir gülümseme belirdi. O anda gökyüzündeki yıldızlar birden parlamaya başladı. Sanki o gülümsediği için onlar da karşılık veriyordu. Ama Elena farkında değildi. Onun gözleri yalnızca gecede değil, kendi iç karanlığında da kaybolmuştu.
Aşağıya baktığında, büyüleyici manzaranın arasında dizilmiş evleri gördü. Bu evlerde şekil değiştiren halk yaşıyordu. Onlar, krallığın unutulmuşları, lanetlileri, dışlanmışlarıydı. Elena'nın kalbine bir acı saplandı.
"Nasıl..." diye fısıldadı, gözleri dolarak. "Nasıl olur da annem gibi biri... Onları lanetleyebilir? Masumları?!"
Birden, boğazına yakın, köprücük kemiklerinin ortasında bir batma hissetti. İnce bir iğne saplanıyormuş gibi. Elini hızla oraya götürdü, kaşımaya başladı. Dişlerini sıktı. "Of... Yine mi başlıyor!" diye homurdandı öfkeyle.
Bu his... ona tanıdıktı. Çocukluğundan beri her sonbahar ortasında gelir, Kasım ayı yaklaşırken şiddetlenirdi. Tam Kasım'ın on ikisinde ise, batma hissi dayanılmaz olurdu. Vücudunda, tam o noktada, avuç içi kadar karanlık bir benek oluşurdu. Bu benek, onu ateşler içinde kıvrandırır, günlerce hastalıkla baş başa bırakırdı. Ardından, her şey birden geçerdi. Sanki hiç olmamış gibi.
"Bu... sadece bir hastalık değil. Biliyorum. Gölge Ay..." diye düşündü. "O gece hep hastalanıyorum. Gölge Ay... Lanetle bir bağlantısı olmalı."
O gecelerde her zaman yanında olan tek kişi vardı: babası. O adam... ona kol kanat germişti yıllarca. Elena'nın gözleri doldu. Başını eğdi, dudakları titredi.
"Ama artık o da yok..." diye fısıldadı. "Üstelik o, gerçek babam bile değilmiş. Şimdi... kim bakacak bana? Hastalanırsam... yalnız kalacağım."
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı ki, bir mucize gibi bir şey oldu. Etrafında aniden parlayan ışıklar belirdi. İlk başta ne olduğunu anlamadı. Sonra fark etti; onlar ateş böcekleriydi. Sayısız minik ışık, geceyi delerek çevresini sardı.
Yüzünde zayıf bir tebessüm oluştu. Elini yavaşça kaldırdı, avucunu açtı. Bir ateş böceği tereddütle yaklaştı ve sonunda avucuna kondu. Elena başını hafifçe eğdi, yüzüne yakınlaştırdı. Diğer eliyle nazikçe, sevgiyle böceği okşadı. Minik yaratık parlamaya devam ediyordu. Elena'nın gözlerinde artık gözyaşlarından çok hayranlık vardı.
"Sen de mi lanetli misin?" diye sordu fısıltıyla. "Yoksa sadece... burada kalan son ışıklardan biri misin?"
Ateş böceğini yavaşça gökyüzüne doğru kaldırdı. Böcek parlayan bir kıvılcım gibi avucundan uçtu ve karanlık göğe doğru süzüldü. Elena elini indirirken içindeki yalnızlığı biraz olsun unutmuş gibiydi. Kollarını kendine sardı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
EJDERHA KRALA TUTSAK
FantasyDÜZENLEMEDE ve YENİDEN YAZILIYOR Elena kendi köyünde babasıyla sıradan bir hayata sahiptir, ancak bir gece namıyla korku salan ve eşi benzeri olamayan bir kral köylerine saldırı düzenler. Elena kaçmaya çalıştığı bu ejderha kraldan kurtulabilecek mi...
