BÖLÜM 19

10.8K 568 125
                                        


Aradan birkaç gün geçmişti. Güneş, gökyüzünde alışıldık sıcaklığını yitirmiş, yerini gri ve puslu bir hüzne bırakmıştı. Elf ormanlarının derinliklerinde, sürgün edilen Lorin yürüyordu. Yüzünde bir acının izi, yüreğinde ise kırılmış gurur taşımaktaydı. Altın saçları rüzgârla savruluyor, uzun pelerininin ucu kurumuş yaprakların arasında sürünüyordu.

"Buraya ait değilim... Ama artık oraya da ait değilim," diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, ormanın sessizliğinde yankılandı. Sürgün, ona sadece bir yerden atılmayı değil; ait olduğu her yerden koparılmayı öğretmişti.

Rose ortalarda yoktu. Onunla ilgili söylentiler dört bir yana yayılmıştı. Kimi "Gölgeler diyarına kaçtı," derken, bazıları "Kendi isteğiyle kayboldu," diyordu. Ama kimse kesin bir şey bilmiyordu. Belirsizlik, tüm diyarların üstüne çöken kara bir sis gibi içleri sıkıştırıyordu.

İrina ise hâlâ ateş diyarındaydı. Olanları duymuştu ama geri dönmemişti. Garip bir şekilde, Lorin’in sürgün haberini aldığından beri içi huzurla dolmuştu. "Layığını buldu," demişti kendi kendine bir gün lav gölünün kıyısında. Dudaklarında acı bir tebessüm vardı. İçindeki öfke, geçici de olsa dinmiş gibiydi.

Agra, kendini uzaklara, buz diyarına atmıştı. Buz devleriyle içiyor, derin kaselerde köpüklü içkiler tüketiyordu. Gözleri yorgun, bakışları donuktu. Neşeli görünmeye çalışsa da içindeki ağırlık kolayca seziliyordu. Her kadeh sonrası başını geriye yaslayıp gözlerini kapatıyordu. İçinden geçenleri kimse bilmezdi ama dudaklarından dökülen birkaç kelime, içindeki kırgınlığı açığa vuruyordu:

"O gün... Her şey değişti."
"Artık hiçbirimiz eskisi gibi değiliz."

Bu sırada, Elena hâlâ sarayın en yüksek kulesinde tutsaktı. Penceresinden dışarı bakıyor, uzaklarda kaybolan kuşları izliyordu. Her biri özgürce kanat çırparken, o zincirlenmiş gibiydi kendi kaderine. Gözlerinden sessizce yaşlar süzülüyordu. Her gece aynı rüyayı görüyordu; kaçtığı, koştuğu, ama sonunda hep düştüğü bir rüya. "Neden hâlâ buradayım?" diye fısıldadı bir gece. "Neden kimse beni kurtarmıyor?"

Ares... O, karanlığın içinden geçen öfkeyle yanıp tutuşuyordu. Kardeşinin ihaneti, kalbindeki sadakat duygusunu parçalara ayırmıştı. O artık ne düşüneceğini bilmiyor, kimseye güvenmiyordu. Sarayın duvarlarını yumruklayarak yürür, hizmetkârlar onun gelişini işittiklerinde saklanacak yer ararlardı.

"Herkes benden korkuyor, öyle mi?!" diye haykırmıştı bir gün büyük salonun ortasında.
"O hâlde korksunlar! Korktukça ben büyürüm!"

Zarok... sadık dostu ve sırdaşı, o günden beri konuşmuyordu. Ares’in öfkesine ortak olmuş, onunla birlikte göğe yükselmişti, ama indiğinde sessizdi. Gözleri hep uzaklara dalıyor, hiçbir tepki vermiyordu. Sanki kalbi de onunla beraber susmuştu.

Ve Ares’in hükmettiği o topraklar... Şekil değiştiren ülke, artık canlı bir ruh gibi değil; ıssız, terk edilmiş bir ada gibiydi. Renkler solmuş, nehirler sessizleşmişti. Halk, sokağa çıktığında birbirinin yüzüne bakamıyordu. Ne bir kahkaha duyuluyordu, ne de çocukların şarkıları. Herkes, Ares’in öfkesinden daha çok, onun içindeki karanlıktan korkar olmuştu.

Bir zamanlar umutla parlayan bu diyar, şimdi yavaşça içine çökmekteydi. Ve herkes biliyordu ki, bu sessizlik uzun sürmeyecekti. Çünkü karanlık bastığında... fırtına kaçınılmaz olurdu.

🐉

Gecenin son yıldızları silinmeye yüz tutmuş, ufuk çizgisinde soluk pembe bir ışık belirmişti. Elena, her zamanki gibi odasının balkonuna çıkmış, sabahın ilk ışıklarıyla şekil değiştirenler ülkesine bakıyordu. Gökyüzü yavaşça aydınlanırken, havadaki keskin serinlik tenine değiyordu. Omuzlarına sardığı ince atkı, bu soğuğa karşı koymakta yetersizdi. Ama yine de içeri dönmedi. Oradaydı. Sessiz, düşünceli, yalnız...

EJDERHA KRALA TUTSAK Bağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin