VIII

2.9K 143 177
                                    

Ortam iyice gerilmişken aramızdaki tartışma giderek alevleniyordu. Yanlış bir şey yapmasına engel olmaya çalışarak oturduğum koltuktan kalktım. Ne yapmaya çalıştığımı merak eden bakışlarını yönelttiğinde cesaretimi toplayıp konuşmak istedim ama, yerime oturmam gerektiğini söylediğinde onu dinlemedim. Ellerimi göğsümde birleştirerek hâlâ ayakta dikilmeye devam ediyordum. Araf'ın öfkeli bakışlarıyla yılmak yerine daha da cesaretlenmiştim: "Neden oturayım? Oyunu senin kurallarına göre oynamak zorunda değilim! Yapılacak tonla işim var seninle uğraşamam."

Hiç oralı değilmiş gibi sözlerimi dinlememesine bozuldum. Arkada durup olan biteni izleyen adamlarda gergin yüzleriyle bize dikkat kesilmişti. Kimse araya girmedi, belki de beni böyle yalnız bırakmayı uygun bulmuşlardı. Elinde silah olduğunu unutup bencilliğinden şikayet ettim: "Dünya senin etrafında dönmüyor. Sabahtan beri buradayım. Saat geç oldu, artık evime gitmek istiyorum. Sabaha kadar başınızda duramam!"

Araf sayıp döktüğüm hiçbir şeyi umursamıyordu. Son cümlemi esas alıp kaşını kaldırarak, "Nedenmiş o?" Diye alaycı bir uslüpla sorunca ona açıklamak zorundaymışım gibi bir de laf anlatmaya çalışıyordum. Klasik bir bahane uydurmakta gecikmedim: "Çünkü beni merak eden bir ailem var."

Elindeki silahı bir süreliğine indirip arkasına yaslandı. Kendinden emin bir ses tonuyla cevap verdi: "Doğru, insan mezar ziyaretini sadece bayramlarda yapmamalı.." Kimsem olmadığını böyle rahatça söylerken ağzının payını vermek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi:. “Sende hiç merhamet yok mu?” diyebildim güçlükle.

Araf gülümsedi ama bu gülümseme bir tehdit gibi yüzüne yayıldı: "Merhamet, kaybedenlerin bahaneleridir. Bana yalan söylediğini biliyorum. Seni merak eden bir ailen yok. Sevdiklerim dediğin insanlardan nefret ediyorsun. Geri kalanları ise hayatına kaldığı yerden devam ediyor zaten seni çok da umursadıkları söylenemez... Her neyse şimdi oyuna başlayalım!" Şok olmuş bir ifadeyle ona bakıyordum. Bu adam ailemin öldüğümü nereden biliyordu, daha doğrusu bunu kimden öğrenmişti?

"İlk tur senin, al bakalım!" Diyerek ciddi bir ifadeyle silahı uzattı. Kaşlarımı çatıp başımı hayır anlamında sallamakla yetindim. Bu hâlimden memnun olmayıp silahı elinde tutmaya devam ederken tekrar uyardı. İş bu vaziyetteyken inat etmem kendi zararıma olacaktı. Emirini sorgusuz yerine getirmek için hızla silahı aldım. Elimdekini öyle bir tutuyordum ki neredeyse yere düşürecektim.

Araf, içimdeki savaşı izlerken bir avcı kadar acımasız bakışlarını üzerimde gezdirmeye devam ediyordu. Oyunu ne kadar hızlı oynarsak o kadar çabuk eve döneceğim hakkında bir şeyler söylediğinde tuhaf bir ifadeyle yüzüne baktım.

Bu lanetli oyunla baş etme yolunun bir anlaşma yapmaktan geçeceğini düşündüm ama aklıma bir şey gelmiyordu: "Çok mantıklı bir şey söylemiş gibisin, bunu sıkarsam evimden önce başka bir yere gideceğim."

Alay etmekten ne dediğimi anlamayan Araf gülümseyerek "Nereye gidecekmişsin?" Diye sorunca korkmak yerine sinirlenerek kaşlarımı çattım: "Nereye olacak tahtalı köye! Ölümle oyun olmaz!"

Ciddiyetle eğilip yaklaştı: “Hayatında en azından bir kez güçlü olmayı dene! Çok zor değil, alt tarafı tetiği çekeceksin ve oyun bitecek."

Silahın içinde kurşun varken bunu söylemesine şaşırıyordum. Kurşun birimize denk geldiği an sonumuz olacaktı: "Dalga mı geçiyorsun yoksa ciddi misin anlayamıyorum! Böyle yapınca eline ne geçecek merak ediyorum?"

Gözlerinden anladığım kadarıyla, bu durum onun için hâlâ bir oyun gibiydi. "Gökay'ın önerisini dinlerken benim lafımı çiğnedin. Bir cezayı hak ettiğini düşünüyorum."

"Sen insanları hep böyle mi cezalandırırsın, yoksa bu bana özel bir şey mi? Daha kötü bir yemekte yapabilirdim. Tadına bile bakmadın. Alt tarafı bir sarma yani niye bu kadar aşırı tepki gösteriyorsun?"

Gölgene Bile Acıma Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin