Sabah, Masal'ın odasından gelen alarmlarla uyandım. Hanımefendi bu alarmları aslında benim için kuruyormuş gibi hiç üzerine alınmayarak uyumaya devam ediyordu. Güç bela yataktan kalkıp güzelim uykumu yarıda bırakarak ayaklandım. Odama geri döndüğümde telefonuma gelen bildirimlere baktım.
Dolandırıcılarım ve Araf'ın mesajlarını okuyup geri uyudum. Beyefendi aramak lüzumunda bulunmayıp kısa bir emir cümlesiyle herhalde, direkt oraya ışınlanacağımı zannederek şöyle yazmıştı.
Alisa yarın sabah erkenden şirkette ol.
Uykuya geçeceğim sıra, kapının sesiyle dürbünden gelene bakınca Memduh'un sabah sabah yalı kazığı gibi dimdik ayakta beklerken kapıyı açmayı unutmuş ve ne yapacağımı şaşırmıştım.
Kapıyı açıp ona "neden hâlâ hazırlanmadığımı" açıklamaya başladım: "Şey uyuyakalmışım da... Hemen geliyorum.." diyerek bir şey söylemesine fırsat vermeden kapıyı olduğu gibi suratına kapatıp hızla odaya gittim ve yüzümü yıkayıp dolaptan elime geçen ilk elbiseyi giydim.
Memduh'un tuhaf bakışlarıyla karşılaşınca "Ne oldu?" dedim. Şaşkın hâlini bir kenara bırakarak "Hiç...Sadece bu kadar kısa sürede hazırlanmana şaşırdım." Geç kalma endişesiyle çabucak giyinmiştim.
Yola çıktık. Memduh'un ilk gün beni eve getirmek için kurdukları planı anlatarak özür dilemesiyle uzun bir yolu bitirmiştik. Araba durduğunda "Aman Alisa Hanım, babanın kulağına gitmesin. Her şey benim suçum. Sizi takip edip fotoğraflarınızı çekmek iyi bir şey değildi. Araf Bey sadece sizi buraya getirmem için emir verince o ân aklıma tehdit mesajlarından başka bir şey gelmedi. Sizi korkutuysam özür dilerim."
Geçmişte olup biten ve de çoktan unuttuğum bir mesele için özür dilemesine bir mana vermemekle birlikte neden çekindiğini ve niçin bugün söylediğini merak etmiştim. Sanırım, artık aramızdaki buzlar erimişti.
"Sorun değil Memduh, ben unuttum gitti. Kendimi ve arkadaşımı kimden korumam gerektiğini gayet iyi biliyorum." diyerek muhabbeti sona erdirip aşağı indim.
Şirkete girer girmez Araf'ın asistanı yanıma gelip "Araf Bey'in beni odasında beklediğini" söyledi. Yukarıp çıkıp kapısını tıklattım. Gel sesiyle, kendisine kırgın olduğumdan haberi olmayan yüzüne soğuk bir tavırla bakarak konuşmasını bekledim.
Önündeki dosyalardan başını kaldırıp "Hah sen mi geldin? Otur Alisa, seninle konuşmak istediğim bir şeyler var." dedi ve eliyle karşısındaki koltuğu gösterdi.
Usulca yerime geçip oturdum. Sessizliğim dikkatini çekmişti. Yüzüme bir tuhaf bakıyordu. Sanki niye böyle davranıyorsun, der gibiydi. Anlamıştı tabii. Neden sonra düşüncelerimi saçma bularak Araf'ın her zamanki gibi davrandığını fark etmiştim. O, çoktan konuşmaya başlamıştı ve ne söylediğini dinlememiştim.
Araf'ı dinlemem gerektiğini söyleyen zihnim hâlâ daha söylenenlerden hiçbir şey anlamıyordu. Düşüncelerimi susturamadığım için Araf'ı susturup "Bir saniye ne söylediğini anlamadım." diyince yüzüme bir aptalmışım gibi baktı ya da bana öyle gelmişti. İyi ki de öyle söylediğini duymuştum. Artık her bakışında kötü ima sezermiş gibi oluyordum.
Araf onu dinlemediğimi fark edince kaşlarını çatıp sesini yükseltti: "Sen beni dinliyor musun?" Duvara mı konuşuyorum iki saattir. Belli ki kafan başka bir yerde, sen en iyisi git bir gez dolaş sonra konuşalım." O böyle söyleyince ayaklanıp tavırla, "Senin de sinirlerin pek iyi değil galiba, ben bu ses tonuyla hiçbir şey konuşamam. Sana iyi günler." diyerek son noktayı koyup odadan çıktım.
Uzun koridorda, Araf'ın haklı olduğunu söyleyen iç sesimle, ne olursa olsun daima beni haklı çıkaran sert tarafım birbirine girmişti.
İkisinin arasında, hatta koridorun tam ortasında kalakalmıştım. Arkamı dönüp Araf'ın ne söyleyeceğini duymak isterken kendimi dışarıda buldum.
