20 yıl önce...
Uzun kavak ağaçları gökyüzüne uzanırken tek bir yaprak kıpırdamıyor, ağaçlarda yüzlerce kuş olmasına rağmen, bir tanesi bile şakımıyordu. Onlar bile, ağaç dallarındaki yapraklar, hatta yeryüzündeki bir kum tanesinden, gökyüzündeki bir bulut parçasına kadar tüm evren yasta gibiydi.
Yerdeki taze toprağın altında iki çocuğuyla karısının cansız bedenlerini daha on dakika önce kapatmışlar, başlarına hangi mezarda kimin olduğunu yazan isimlerin olduğu tahtaları toprağa saplıyorlardı.
Kim olduklarını bildiği ama şu an çıkaramadığı yabancı kişiler mezarların üzerine su döküyordu.
Karısının, oğlunun ve kızının mezarları üzerine su döküyorlardı... Su canlılara lazımdı; o bedenler ölüydü artık, öyleyse ne diye dökülürdü ki?! Saçmaydı!
Toprak altında bir aile yatıyordu. Ortada eşinin mezarı üzerine bedeniyle kapaklanmış, kollarını iki yana açmıştı Yüzbaşı Tuncay Yamaner. Bir kolu altında erkek çocuğu, diğerinde kız çocuğunun mezarı üzerine. Kimse o taze toprağın üzerinden kaldıramıyordu genç yüzbaşını.
En yakın dostu Erkan Sancaktar'ın kaçırılan oğlu için arama çalışmaları devam ederken, karargahta gelen haberle yıkılmıştı. Eşi ve iki çocuğu evlerinde katledilmişti.
Nefes alıyor, ciğerine topraktan ölüm kokusunu değil, iki küçük çocuğu ve eşinin kokusunu soluyordu sanki.
Sessiz gözyaşları toprağı suluyordu. İşte ölülere verilecek tek su gözyaşıydı aslında.
Hemen yanına kardeşinden öte olan, her operasyona birlikte katıldığı, daha doğrusu ölüme birlikte yürüdüğü Erkan Sancaktar diz çökmüştü. Oğlu Egemen hala esirdi. Eli Tuncay'ın omzundaydı. Teselli etmek istiyordu ama faydası yoktu. Tuncay Yamaner'in içi cehennem ateşinin bile az kalacağı acıyla kavruluyordu.
Ağlayanlar vardı mezarlıktaki cenaze kalabalığında. Tümgeneral Ertuğrul Sancaktar da oradaydı... Daha dün oğlu, gelini ve torunun birini kaybeden Ertuğrul Sancaktar...
Torunu Egemen kaçırılan Ertuğrul Sancaktar...
Eşi Dila, evde ölen oğlu ve ailesine ağlarken ve kaçırılan torunu Egemen için kahrolurken, kendisi burada, oğlu kadar sevdiği askeri Tuncay Yamaner'in acısını da içinde yaşayan Ertuğrul Sancaktar...
Tüm bunlar yaşanırken hala da dimdik duruyordu Tümgeneral Ertuğrul Sancaktar. Ama içindeki acıların depremi tüm ruhunu enkaz altına almıştı. Fiziken dimdik duruyordu ama içinde nefes alan hiçbir duygu kırıntısı yoktu.
Daha oğlu Selim'i, gelinini ve torunu Kağan'ı toprağa koymamıştı. Onların tanınmaz bedenleri morgda Dna sonuçları için beklerken, o burada askeri Tuncay Yamaner'in kaybettiği ailesinin cenazesindeydi.
Mezarların üzerine kapaklanmış, tek kelime etmeden sessizce ağlayan askerine baktı, dişlerini sıktı. Sonra onu teselli etmek için elini Tuncay'ın omzundan bir an çekmeyen oğluna, aynı zamanda askeri olan Erkan Sancaktar'a baktı uzun uzun, yine sadece dişlerini sıktı.
Sıktığı dişleri çene kemiklerini parçalamak istercesine öfkeyle doluydu. Çattığı kaşlarının ortası derin bir çukur, gözlerindeki o yırtıcı keskinlik bir açlıktı. Kana susayan bir açlık. Bu acıları yaşatanların kanına, canına susamış bir açlık. İntikama açlık!
Birkaç asker Ertuğrul Sancaktar'ın etrafındaki sivilleri uzaklaştırırken, bir asker baş selamı vererek tam yanında durdu. "Paşam."
Bakışları hala mezarlar üzerinde kapaklı Tuncay Yamaner ve oğlu Erkan Sancaktar'daydı Tümgeneral Ertuğrul Sancaktar'ın. "Söyle binbaşı."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
DÖNENCE
RomantikBir yılda iki farklı yaşam tatmıştım. İki farklı hayat dokunmuştu ruhuma. Ben buna bir isim vermiştim; Dönence. Birinin sonu vasiyet gibi diğerinin başlangıcını garantiye almıştı. Yaşam başlar ve biterdi. Benim yaşamım ise biterken başlamıştı. Tük...
