Ay ne zaman karanlık gökyüzündeki yerini alıp, insanlar uykunun sessizliği ile rüyalarına çekilse benim kâbuslarım o dem oradan cana geliyordu. Bu gece de gözlerimde uykunun kırıntısı yokken, bedenim yorgun olsa da uyuyamayıp, sağa sola dönmekten bıkıp yataktan kalktım ve pencerenin önüne geçtim.
Önümde ay ışığıyla aydınlanmış, tepeye doğru uzanan çam ağaçlarından oluşan ormanlık alana baktım. Günler bu şekilde geçiyordu, zaman geride kalanlara bir şekilde geçiyordu ama bana göre boş geçiyordu.
Kollarımı göğsümde bağlayarak alnımı cama dayamış dalgın bakışlarla karanlık orman manzarasını seyrediyordum.
Çoktan uyumuş olan Damla bir an uykusu bölünerek uyandığında benim yatak da olmadığımı fark etmiş olacaktı ki dirseğinin üzerinde doğrulup uykulu sesle, "Uyumadın mı sen daha?" diye sordu.
Odada herkes uyuduğu için kısık sesle, "Hayır," diye yanıtladım. "Uyku tutmadı."
"Konuşmak ister misin?" diye sordu Damla uykusuz kalmayı önemsemeden. "Yardımcı olabileceğim..."
Alnımı camdan çekip, "Sen yat Damla," dedim uykusu kaçması diye. "Teşekkürler açma uykunu."
"Peki," diyen Damla yarı açıkgözlerle yastığa başını koyduğu anda çoktan tekrar uykuya dalmıştı bile.
Pencereden önümde uzanan manzara benim için karanlık bir gecenin seçilmeyen ormanları değildi. Orada çok şey görüyordum aslında. Özlemiyle eksildiğim Barış'ı görüyordum biriken pusun arasında.
Tanıştığımız günü anımsadım içim derin bir özlemle yanarken. Onu çok özlemiştim. Sesini, gülüşünü, sıcaklığını, kokusunu, dingin bakışları ve tüm sakinliğiyle konuşmasını... Tüm benliğimle her zerresini özlemiştim.
Derin bir nefes vererek, tekrar o yıllar önce tanıştığımız güne gittim. O muhteşem saydığım gün ki gibi, şimdi Barış arkamda oturuyormuşçasına sanki kulağımda Barış Manço'nun o eşsiz parçası çalıyordu.
Arkama dönüp de göz göze geldiğimiz an, o kadar masum ve hayranlıkla bakmıştı ki bana, yanına müzik çalarını ödünç alabileceğimi sormak için giderken utandığını aramızdaki mesafeye rağmen seçebilmiştim.
Hayatımda onun kadar sakin bakışlara sahip bir kişiye daha rastlamamıştım, çok kibardı ve beni incitmekten korkarak sevecek kadar da naif.
Şimdi hayatın beni nerelerden nereye sürüklediğine bak!
Pencerenin tam önünde ay ışığı göz bebeklerime yansırken, kalbim özlemle o günleri yaşadı. O günleri anmak yüzümde hafif ve tatlı bir tebessüm yayıyordu ki, bir anda değişen o anıyla ifadem gerilirken kalbim sancımaya başladı bu kez.
Çünkü anılar bu defa patlama günü Barış'ı son kez gördüğüm zamana hızlı bir geçiş yapmıştı. Barış içimi ısıtan gülüşüyle aynı yerden bakıyordu o gün de. Benim onu hiç bırakmak istemememe rağmen olacaklara karşı koyamazken, trafik ışıklarının arasından ansızın süzülerek karşıya geçişi...
Bilmiyordu ki adımları o an onu cennete yaklaştırıyordu. Balon satan yaşlı adam, annesinin elinden tutarken hevesle Barış'ın kendisine getireceği mavi uçan balonu bekleyen küçük çocuk, Barış'ın karşı yoldan bu tarafa geçmek için beklerken trafik ışığının on saniyeden geriye sayışı...
İşte o saniyeler geriye doğru akarken gösterge en son kalan yedi saniyeyi gösterdiği sırada hayattan Barış'ı ve diğerlerini çaldı. Sondan yedinci saniyede, gözlerimi alan parlaklık artık hiç sonu gelmeyecek bir pusun içine hapsetti beni ve diğer geride kalanları.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
DÖNENCE
RomanceBir yılda iki farklı yaşam tatmıştım. İki farklı hayat dokunmuştu ruhuma. Ben buna bir isim vermiştim; Dönence. Birinin sonu vasiyet gibi diğerinin başlangıcını garantiye almıştı. Yaşam başlar ve biterdi. Benim yaşamım ise biterken başlamıştı. Tük...
