Kendimi büyük bir matemin içinden gibi hissetmeme neden olan Azad'ın gergin hâli, işe yaramayacağını bilmeme rağmen ellerimi sıkıca yumruk hâline getirilmiş ellerine kapattım.
"Sakin ol," dedim sakin olmayacağını adım kadar iyi bildiğim hâlde. "O piçi öldüreceğim," dediğinde ellerim yumruklarının üzerinden çekilmişti. Sanki benim iyiliğim için beni görmüyormuş gibiydi. Adımları pişmiş kelle gibi sırıtan Fırat'a doğru yol aldığında,"Azad!" diye kimseyi umursamadan sesimi yükseltsemde engel olamadım. Onun aslan gibi sert ve kendinden emin adımlarını takip eden benim süt dökmüş kedi gibi adımlarım Baran'ın kolumu tutması ile son oldu.
"Sen burada kalıyorsun, yenge," deyip hızlı adımlar ile Azad'ın peşinden gittiğinde oflayarak masaya geri döndüm. Fırat kaçmak yerine yerinden kıpırdamamıştı. Gözleri Azad'da takılı olması gerekirken bana odaklıydı. Ela gözlerinde hâkim olan duygu, dudaklarındaki alayın aksine acıydı.
Dicle'nin acısı hâlâ dinmemiş gibiydi. Omuzlarımı silkerek yanlarına gittim bende. Salonun çıkışındaki bir masadaydı. Azad'ın yakasına yapışmasını saymazsak gayet ortama ayak uyduruyordu. İki güvenlik görevlisi Azad'ın kollarından tuttuğunda işlerin kızıştığını anlayıp daha hızlı adımlar ile yanlarına gittim. Azad'ın sinirli bakışları üzerime odaklandığında gözlerimi kısarak ona baktım. Bu durumda yapma be adam.
"Baran abini şu görevlilerden kurtarman için iki saniyen var," dediğimde gözlerini kocaman açtı. "Yoksa Seren'i unut," dedim tehtide istemesemde başvurarak. "Tamam yahu, tamam."
Baran görevlilerin ardından giderken bende ne yapacağımı bilemeden başka tarafa doğru ilerledim. "Benden korkuyor musun?"
Fırat'ın sesini duyduğumda adımlarım durdu ve ona doğru döndüm. "Korkmam için sebep yok," diye kestirip attım ama o birkaç saniye bile tanımadan bana doğru ilerledi. Herkesin gözü üzerimizdeydi. "Benden korkmaman için hiçbir sebep yok."
İntikam ateşine bürünmüş gözleri ve artık alaydan zerre iz taşımayan sertçe gerilmiş dudakları gülümsememi sağladı. "Her şeyini kaybetmiş bir adamdan korkacak kadar salak değilim," dedim alay ile gülerken. Güldü ama sırf gülmek için güldüğü o kadar belliydi ki.
"O kadar salaksın ki, seninle oynamaktan hiç keyif almıyorum. Her şeyini kaybetmiş adamdan korkulur asıl. Çünkü kaybetme korkusu olmadan oynar kozlarını. Benim gibi."
"O kadar düz beyine sahipsin ki, kartlarını açık oynuyorsun. Biz senin her adımının sebebini bilirken senin yerinde sayıklaman gülünç," dedim ve ona doğru yaklaştım. "Senin kartlarının temeli nefrete dayanıyor ama sana bir sır vereyim mi?" Kulağına doğru fısıldadım, "Bizimki birbirimize olan sevgiye ve bizi ayırmaya çalışan kişiler için beslediğimiz nefrete dayanıyor. Bizim kartlarımız senin kartlarını yerle bütün eder."
"Güzel konuşmaydı, etkilendim. Ama unutmaki, Dicle'nin kanı yerde kalmayacak," dediğinde gözlerimi devirdim. Sanki ben ya da Azad öldürmüştü. O intihar yolunu seçmişti. "Beni öldürdüğünde sen ne yapacaksın?" diye sordum kaşlarım hafif çatılıyken. "Olmak istediğim yere, Dicle'nin yanına gideceğim."
Fırat'ın, Dicle'ye olan saplantılı aşkı amacına ulaşacağını açıkça belli ediyordu. Bu beni korkutmalı mıydı?
Evet, korkutmalıydı. Peki ya ben niye korkamıyordum? Belki ölmeyi isteyen bir parçam vardı içimde. Ya da belki her şey güzel ilerlerken ölmek istiyordum. Bu daha mantıklıydı. Azad ile aram kötü ölmekten korkuyordum ben, ölmekten değil.
"Bol şans o zaman," dedim ve arkamı döndüm. Fırat'ı suçluyor muydum, sorusunun cevabını aradım Seren'in yanına doğru ilerlerken. Kendi açımdan baktığım zaman: Evet, suçluyordum. Fakat empati yapıp, olayları onun gözünden değerlendirince: Hayır, suçlamıyordum.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
-Kuma-
Ficción GeneralAh, Azad! Senin isminin benim dilimde 'pişmanlık' anlamına geleceğini hiç düşünmezdim!
