37; Paris

107 13 34
                                    

'Ay şurada da fotoğrafımı çek ama göbeksiz çek.' Sera bebeğini yok etmeye çalışarak verdiği yüzüncü pozunda da fotoğraflarını çekmiştim. Paris'in resmen her köşesinde iki fotoğrafı vardı. Birinde karnını tutup diğerinde de hamile değilmiş gibi poz veriyordu. Bebek doğduktan sonra da paylaşırım demişti hepsi için.

Sera'nın bir sürü fotoğrafını çekip telefonunu Anıl'a verdikten sonra yeni evli çifti yalnız bırakmak adına Sanlı'yla biraz uzaklaşmaya karar vermiştik. Burada geçirdiğimiz son günümüz olduğu için baş başa biraz daha vakit geçirip yine de yetmediği hakkında söylenecektim. Tam 3 gün boyunca her yeri gezmiş, her şeyden yemiştik. Gerçi Sera ne kadar yiyemese de Anıl yediği her şeyin tadını kıza tarif etmişti. Fazlasıyla eğlenmiştik. Zaten Sera'nın ufak delilikleri yetip artıyordu. Ara sıra biz onları yalnız bırakmak adı altında kaçıp hiç görmediğimiz, bilmediğimiz sokaklarda kayboluyorduk. Sanlı'yla kaybolmak bile beni mutlu etmeye yetiyordu.

'Müze galiba burası. Girelim mi?' Sanlı'dan asla beklenmeyecek bir hareketle beni müzeye sokmaya çalıştığında hayretle ona baktım.

'Sen bar falan ararsın diye düşünüyordum.'

'Müze çıkışı onu yaparız zaten o kesin.' Gülümseyerek sıkıca tuttuğum elini okşadım. Gerçekten aşk insanı sarhoş ediyormuş, sevgi de manyak.

Orangerie Müzesine girdiğimizde resmen portakal kokusu ciğerlerime kadar işlenmişti. Her yer çok güzeldi. Sanlı'nın sıkılacağını bilsem de yine her yeri tek tek gezmiş incelemiştim. Sanat insanı rahatlatıyordu, ya da en azından beni rahatlattığına inanıyordum.

Arkamdan gelerek belime sarılan kollarla huzurum daha da arttı. 'Burada ki her şeyden daha güzelsin.' İşte iltifat nasıl olmalı, böyle olmalı. Yavaşça ona dönüp dudaklarımızı birleştirdiğimde belimi okşuyordu.

'Ne yapacağını biliyorum Sanlı.' Sevdiğim yere getirip sevdiğim şeyler üzerinden iltifatlar etme çabasına hastayım ama ne yapacağını fazlasıyla belli etmişti. Gerçi cevabım da belliydi zaten.

'Ne yapacakmışım hanımefendi?'

'Soruyu da ben sormayayım sevgilim.' Gözlerinde kaybolduğum sırada elini belimden çekerek gömleğinin cebinden kutuyu çıkartmaya çalıştı. O sırada çalan telefonumu kimin aradığına bakmadan kapattım.

'Güzelim.' Kutuyu çıkartıp açmadan yeşil gözlerini benim kahvelerime dikti. Hayır zaten bekliyordum ama neden duygusallaştım şimdi ben. O sırada Sanlı'nın telefonu çaldı o da benim gibi bakmadan kapattı ve konuşmaya devam etti. 'Geçmiyor sensiz bu serserinin ömrü.' Yüzük kutusunu açtı. Karşımda gördüğüm zarif ve beni büyüleyen yüzük yüzünden konuşmaya devam etmesine gerek olmadığını düşünmeye başladım.

Tam konuşmasına başlamıştı ki ikimizin de telefonu aynı anda çaldı. İkimiz de şaşkınlıkla romantik anımızı bölerek telefona bakma kararı aldık. Beni Sera onu da Anıl arıyordu.

'Alo Sera, önemli değilse kapatabilir miyim?'

'Doğuruyorum.' Çığlık kıyamet kurduğu cümleyle olduğum yerde kalıp Sanlı'nın benim gibi bembeyaz olmuş suratına baktım.

Hiçbir şey konuşmadan koşarak otele döndüğümüzde Sera cidden bir köşede kıvranıyordu, Anıl da gelmeyen ambulansın bütün sülalesine saydırarak bir sağa bir sola yürüyordu sinirle. Daha çok erkendi, büyük ihtimalle de çok riskli bir durumdu. Sera'yı sakinleştirmek adına yanına gittiğimde beni ısırmakla tehdit edip uzaklaştırmıştı. Sanlı da Anıl'la uğraşıyordu. O sırada gelen paramedik ekip hızla kızı sedyeye aldı.

'Güneş sen git senin Fransızcan var.' Anıl beni sırtımdan itmeye başladığında sinirle ona döndüm.

'Salak senin de var ayrıca babası sensin yürü şuradan.' Sanlı'yı geride bırakarak üçümüz birlikte hastaneye gitmeye karar vermiştik.

Hastaneye gidip uzun bir bekleyişin ardından Sera'yı muayene alanına almışlardı. Anıl yine sinirden bütün sisteme, ülkeye sövmeye devam etmişti. Ben de kapının ağzında beklerken içeriden çıkan doktor Sera ve beni çift sandığı için durumu bana anlatmıştı. Braxton Hicks denen yalancı kasılmalardan biri olduğunu endişeye gerek kalmadığını ama yine de ülkemize dönerek kendi doktorumuza gitmemiz gerektiğini kısaca anlatarak yanımızdan ayrıldığında Sera'yı da alarak otelimize dönmüştük.

'Yani iyiymiş öyle mi?' Odaya geçip eşyaları toparlamaya çalışarak Sanlı'ya her şeyi anlatmıştım. Uçağımıza çok az bir süre kaldığı için herkes her şeyi aceleyle toplamaya çabalıyordu.

'Evet iyiymiş işte ama yine de kendi doktoruna görünmesi lazım. Ama bize de ders olsun bu Anıl'a sakinleştirici alalım.' Gülerek beni onayladığında eşyalarımızı toplama işini halledip bizimkilere yardıma gidip onların eşyalarını da toplamıştık. Sera dümdüz yatıp hareket etmeden tavanı izlemişti sadece.

Hep birlikte dönüş yoluna geçtiğimizde de Sera sessizliğini koruyarak hepimizi korkutmuştu. Zorlayıp sıkıştırsam da bir şeyim yok diyerek beni de başından savurmuştu. Evlerimize geldiğimizde de onlar ayrı bir taksiyle biz ayrı bir taksiyle geçtiğimiz için yeterince sıkıştıramamıştım. Anıl halleder diye düşünerek kendimi avutmayı tercih etmiştim çünkü Sanlı'nın devam etmesi gereken bir teklif vardı.

Eve geldiğimiz gibi kendini koltuğa bırakıp telefonuyla oynadığı için hevesim kaçmıştı ama yine de yanına oturup koluna sarılarak telefondan baktığına göz dikmeye başladım.

'Sen de benim evime çökecek misin Sanlı bey?'

'Çökemez miyim Güneş hanım?' Tek kaşını kaldırıp gülümseyerek bacağımda ki elini sıktı.

'Yani belki sorman gereken bir şeyler vardır diye dedim.' Kıvranıp büzülüp sorsun diye beklerken tepkime kahkaha attı. Sinirle omzuna vurup koltukta ondan uzaklaşırken beni kollarının arasına alarak göğsüne çekti.

'Böyle olmaz Güneş, güzel bir şeyler planlayacağım merak etme.'

'Plana gerek yok ki zaten yüzüğü de gördüm, cevabımı da biliyorsun.' Saçlarımı karıştırıp kafamdan öptü.

'Sera yine bir işimize taş koydu.' Kahkaha atarak koltukta sarmaş dolaş uzanmaya devam ettiğimizde bir yüzüğün gerçekten bir şeyleri değiştirmeyeceğine inanmaya başlamıştım. Zaten benim ailem olan bu adam için imza gerekli değil.

Serseri / Sanlı AkgünHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin