bu bölüm, chris’in ağzından ve chris’in minho ile ilk tanıştığı günü ele alıyor.
keyifli okumalar ♡
-
dudaklarımın arasındaki sigaranın sonunu getirmiş, bara çıkan yangın merdivenlerine bakmıştım. tam adımlarımı oraya yönlendirirken, telefonumun melodisi doldu kulaklarıma. duvar kenarına geri yaslanmış, arayan kişiye bakmıştım. kız kardeşim arıyordu, açtım hemen, ne olup olmayacağı belli olmuyordu. özellikle onlardan kilometrelerce uzaktayken, buraya gelmem bencilceydi ama birimizin kurtulup, diğerlerini kurtarması gerekiyordu. abi olmanın sorumlulukları vardı, bu görevi ben üstlenmiştim bu yüzden.
“efendim?” dedim telefonu kulağıma götürüp, hannah’ın iç çekişini duyunca gözlerimi kapadım stresle. “artık yoruldum.” dedi, bir şey diyemedim. öyle bir babayla yaşayıp kim yorulmazdı? “babaannem olmasa bir hiçiz, gerçekten.”
“ne yaptı?” dedim sıktığım dişlerim arasından, gergindim. “klasik, çirkin alkol komalarından birisi. en azından bu sefer sadece küfür etti.” bir şey demedim, çünkü ne dersem diyeyim, bir anlamı olmayacaktı dediklerimin.
“abi, çok yoruldum.” donup kaldım bu üç kelimeye ve titrek bir sese. bir abi için bunu duymaktan başka acı ne olabilirdi ki? “her seferinde bu adamın küfürlerine maruz kalmaktan öyle yoruldum ki! annemin bizi bırakıp gidecek kadar düşüncesiz olmasına yoruldum, ailemizin böyle bölük böçük olmasından yoruldum. bunları hakedecek hiçbir şey yapmadık, hiçbir şey!” kardeşim telefonda isyan edip ağlarken, transa girmiş gibi karşımdaki boş bankı izlemeye başladım.
ben burada rahattım belki ama onlar? böyleydi işte, yorgun ve argındı.
bencildim ben. tamami ile bencil, iflah olmaz bir adamdım. iki tane kardeşim vardı, bir geleceğe sahip olması gereken, kimseleri olmayan iki kardeşim vardı ve ben buradaydım, onlar oradaydı. “özür dilerim.” dedim, başka da kelime çıkmadı dudaklarımın arasından.
bu özür çok fazla şeyi barındırıyordu, buradan gidip kendimi bulduğum ilk köprüden atacak olmam, çektikleri tüm acılar ve daha birçok şeyi kapsıyordu. “sen neden diliyorsun ki? her şey bu iğrenç ailenin suçu. elinden geleni yapıyorsun sen, suçlama kendini.” dudaklarımı birbirine bastırdım, ikna edici değildi.
gidip, bu bencil davranışlarım için vücudumu cezalandırmamam ya da ölmemem için ikna edici değildi işte. yine de “öyle diyorsan öyle olsun.” diye mırıldandım. bir süre ikimizde telefonda sessiz kaldıktan sonra, “hannah.” dedim, tam telefonların kapanacağı noktadaydık oysa. “efendim?” iç çektim. “sizi seviyorum, birbirinize sahip çıkmayı unutmayın.” dedim, hannah garipsemedi bu durumu. çünkü hep söylediğim şeylerdi, kötü bir durumda herkesin iyi sözlere ve iltifatlara ihtiyacı oluyordu.
“biz de seni seviyoruz abi.” dedi ve telefonu kapadı, yangın merdivenlerine adımladım. gidip, kararımı vermişken ölecektim. bu kadar iğrenç bir yaşamda, hiçbir anlamı olmamasına rağmen yaşamak istemiyordum.
acil çıkış kapısını iteklediğimde lalisa ile göz göze geldim, belki onunla da veda etmeliydim ama o anlayıp beni durdurabilirdi. diğerleri de öyle. “chris!” seslenmesi ile çıkış kapısına giderken durdum, bakışları bar tezgahında sızmış birisini gösterdi bana. “evine bıraksan?”
“işlerim var lalisa, sızdıysa kendi gitsin işte. ne zamandan beri önemsiyorsun bunları?” sonra kahverengi saçlı olan, bakışlarını bana çevirdi, ellerinin tersi ile gözünden düşen yaşları silmeye çalışırken, “söyle şuna, sussun.” dedi. göz yaşlarını silerken yerine yenilerini ekliyordu. “nasıl olduğunu görmüyor musun? diğerleri gibi keyfi olarak içmeye gelmediği yeterince belli değil mi?”
ŞİMDİ OKUDUĞUN
may
Fanficbanginho, tamamlandı. mayıs'ın akşamını özel yapan bir tutam aşktı, sağında ya da solunda, yine de bir şekilde, aşk buradaydı, mayıs akşamında.
