Bölüm 26

2 1 0
                                    

Merkezi Yönetim tarafından dağıtımı yasaklanan ancak Egonya içerisindeki ayrılıkçı güçlerin sesi olarak bilinen "Karanlıktan Aydınlığa" adlı gazetede "Manohitra" takma adı ile köşe yazıları yazan yazardan alınan bir makale.

Bilgisayarımın başına geçip de yazmaya başladığım her günün sonunda "acaba bir gün iç karartıcı olmayan bir şeyler yazabilecek miyim?" diye kendime sormadan edemiyorum. Fakat ne kadar uğraşırsam uğraşayım, bir şeyleri kaleme almaya çalıştığım her denemede içimden kâğıda dökülen tüm cümleler, ruhumda açılmış ve bir türlü kapanmak bilmeyen o büyük kara delikten akarak yine iç karartıcı, umutsuz bir yazı ortaya çıkarmama neden oluyor.

Mutlu olduğum zamanların olup olmadığını inanın hatırlamıyorum bile!

Geçen hafta daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya karar vererek, şehrin arka sokaklarına, o hiç kimsenin gitmek istemediği yerlere gitmek istedim. Karşılaştığım o umutsuz görüntü aslında aramızda senelerdir konuştuğumuz ancak yüzleşmekten korktuğumuz görüntüden çok da farklı değildi. Kendi hayatlarımızı muhafaza etmeye çalışırken, yaşadığımız rahat ortamın bedelinin kimler tarafından ne şekillerde ödendiğinin bir göstergesiydi aslında o sokaklar. Bugün toplumdan bir kişinin rahat yaşayabilmesi için feda edilen onlarca yaşamın biriktiği mahallelerde, ayağımıza giyebildiğimiz gerçek deri bir ayakkabı için onlarca çocuğun yalınayak gezmek zorunda kaldığı kaldırımlardı oralar.

O karanlık sokaklarda tek başıma korku içerisinde yürümeye başladığımda, bir kuru ekmek için birbirlerini öldürmeye çalışan insanları, yardım edebilme ihtimali olan herkese yalvararak saldıran çocukları ve kadınları gördüm. Yüzü pislikten görünmeyecek hale gelen bu çocuklar, benden gelebilecek küçücük bir yardım ihtimali için karşımda el pençe divan durmuş, ağlamaklı ancak karşımda ezilmeyen mağrur ifadelerle bana bakıyorlardı. Anladığım kadarı ile yokluğa alışan bu insanlar, bir taraftan alabilecekleri en küçük yardımın ihtimali için dahi elinden ne geliyorsa var güçleri ile deniyorlar, bir taraftan da "nasıl olsa yardım etmeyecek" düşüncesi ile olmayacak işe âmin demiyormuşçasına ruhlarını satma yoluna da gitmiyorlardı. Ancak yapabileceğiniz en ufak yardım için dahi vereceğiniz tüm talimatları yapmaya hazır bir şekilde bekleyen bu insanların gözünde, size karşı duyulan nefretten başka hiçbir duyguyu okuyamıyordum.

Sokakların en ücra köşelerine kadar ilerledikten sonra konuşabilmek için birilerini aramaya koyuldum. Ancak çevreme toplanan herkes çantamdaki ufak tefek yiyecek türü eşyaları alıp gittikten sonra ortadan kayboluyordu. Hiç kimse benimle konuşmaya yanaşmıyor, benim yardım ettiğim fark edilince çevremde oluşan kalabalık gittikçe büyüyordu. Sonunda, zaten olmayan güvenliğim ile oradan canlı, en azından sağlam bir vücut ile ayrılamayacağımı anladığım anda kaçarak ayrıldım.

Peki, biz o sözde rahat yaşantılarımızın içerisinde ardımızda olan biteni bir an olsun dahi umursamazken, bizim bu gerçekleri görmemize engel olan neydi ya da kimdi?

Maalesef inanılmaz derecede umursamaz, kendinden başka kimseyi düşünemez bir toplum olmuş durumdayız. Elimizdeki kazançlarımızı muhafaza etmeye çalışırken, çevremizde olan büyük yıkımları göz ardı etme yoluna gidiyoruz. Aramızdaki en eğitimli, en başarılı insanlar dahi ortak bir amaç için bir araya gelemiyor, geldiklerinde ise şahsi menfaatler, toplumsal faaliyetlerin önüne geçiyor.

Benim şu anda yaptığım, ancak kimliğimin deşifre olma ihtimali nedeni ile söyleyemeyeceğim mesleğime başlamadaki en önemli etkenlerden birisi, bu mesleği senelerdir yapan ve yaşları altmışın üzerine çoktan çıkmış olan abilerimizin kendi aralarında yaptıkları sohbet ve muhabbetleri oldu. Bu abilerim yeri geldiğinde mesleklerinin kendilerine yüklediği bütün sıfatları bir kenara bırakıp, tamamen eşit bir şekilde karşılıklı hiçbir kişisel menfaat beklemeden, bir masanın etrafında toplanarak hayattan ve gelecekten bahsederler, yeri geldiğinde dünyaları kurtarırlardı. Bana anlatılan şekli ile bu abilerimizin arasında çok para kazananından, hiç kazanamayanına, hatta çok yüksek devlet kademelerinde görev almışından, kendi işini yapıp, kendi yağı ile kavrulmaya çalışanına kadar türlü türlü insan bulunurdu. Bu insanlar, aralarında olabilecek ticari menfaat çatışmalarını o sohbet masalarına özellikle getirmemeye özen gösterir, belki birkaç saat önce büyük bir ticari kavgaya düşmüş olan iki taraf, o masaya oturduğunda her şeyi unutup karşısındakini sadece arkadaşı olarak görürdü.

Ancak yıllar geçtikçe, bu abilerimizin yerine gelen, benim de içinde bulunduğum yeni nesil maalesef bu kaynaşma ortamını sağlayamadı. Eski abilerimizin anılarını canlandırmak için kurulan o sohbet masalarına oturan herkes, birbirinin gözünün içine bakarak "acaba ben bu karşımda duran insandan nasıl yararlanabilirim?" derdine düşer oldu. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. En yakınımızla dahi ticari menfaatlerimizi görmezden gelerek konuşamamaya başladık.

Bizim kültürümüzde olmayan, ancak sonradan bir şekilde içimize girmeyi başaran bu yozlaşma, kimlerden ya da hangi koşullardan dolayı bize bulaştı?

Maalesef kendi verdiğim sorunun cevabını da yine kendim vermek zorundayım. Maalesef yıllardır yavaş yavaş bize dayatılan yaşam şekli ile para kazanmanın ve aç kalmamanın çok zor bir şey olduğu düşünmemiz sağlanarak, daha ucuza ve daha fazla çalışmamız istendiğinden hayatımızın merkezine önce işimizi yerleştirerek karşımıza gelen herkesi, elimizdekini kapıp bizi aç bırakabilecek bir insan olarak görmeye başladık. Artık babamız dahi bizim için paramızı çalacak bir düşman oldu.

Maalesef hepimiz kendi çukurumuzu eşiyor ve kendi üzerimizi toprakla dolduruyoruz. Artık şunu fark etmemiz lazım! Eğer tam olarak eşit bir dağıtım şekli ile dünyanın sadece doğal kaynaklarını pay etmeyi başarsak, herkes kendi kendisine yetebilecek küçük bir servete sahip olur. Ancak insanoğlunun yapısındaki ihtiras, hırs ve kıskançlık duygusu, paylaşma kültürünü tamamen yok ediyor. Şu anda bize dayatılan yapı ise tam olarak genlerimizde bulunan bu duyguları kullanarak bizi kölesi yapmış durumda.

Her ne kadar toplumun üzerinde büyük bir umutsuzluk duygusu hâkim olsa da bu esareti ortadan kaldırmak için daha fazla okumalı, daha fazla araştırmalı en önemlisi ise daha fazla unutmamayı öğrenmeliyiz.

KAYIP DEVRİMHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin