"...bir mucize yakaladım..."
EĞER yasaksa Tanrı neden böyle hissetmeme izin veriyordu?
Gerçekten de ona karşı bu duyguları beslemem sapkınlıksa niçin beni yaratırken bu tür duygulardan sıyırmamıştı ruhumu?
Birinden, kimden olduğunu hatırlamıyordum, yalnızca gardiyanların birine, ölümlülerine ya da birbirlerine aşık olabildiklerini duymuştum. Bu bilgiye nereden sahiptim bilmiyordum; ya da neden yalnızca gardiyanların bu durumdan muzdarip olduğu konusunda da en ufak bir fikrim yoktu ama oradaydı işte. Günlerdir aklımı kurcalayıp duruyordu ve tüm bu sorularıma yanıt bulamamak beni deli ediyordu.
Birbirimize aşık olma konusu bir yana neden ölümlülerimize aşık olamayacağımızı anlıyordum. Bir melekken gardiyanı olduğunuz insana aşık olduğunuzda bunun çıkmaz bir sokak olduğunu bilmeniz gerekir. Fiziksel dünyada böyle bir birlikteliğin imkanı yoktur. Düşmüşler için ise durum daha iyi değildir. Ölümsüz bir insan bedeniyle cezalandırılmış bir düşmüş bir ölümlüye, bir insana aşık olduğunda onun gözleri önünde yaşlanıp ölüşüne tanık olmaya razı olmuştur ki bu da onun lanetinin bir parçasıdır. Bundan dolayı düşmüşler ya kendileri gibi cezalandırılmış meleklerle ya da kendi başlarına ücralarda yaşamayı tercih ederler.
Ben ne bir melek ne de bir düşmüştüm. Henüz. Benim durumumda ibre bir düşmüş olmaya daha yakındı. Kanatlarımı verdiğimde neler olacağını daha önce düşünmemiştim. Üzerine kafa yormadan yaptığım plana göre Harry'nin yanında kalıp onu elimden geldiğince korumaya devam etmekti. Tüm bunlar bittiğinde zavallı bir düşmüşün korumasına ihtiyacı olacak mıydı? Kendi hayatını kurarken hiç yaşlanmayan bir düşmüşün etrafında olmasını isteyecek miydi?
Harry'nin tüm bunları düşündüğünden şüpheliydim.
Onunla öpüştükten sonra hissettiklerim bir şeyin daha farkına varmamı sağlamıştı. Hala bir bağışlanma beklentisi içindeydim. Bile isteye olmasa bile derinlerde bir yerlerde Tanrı'nın beni affedeceğini ve Cennet'e geri kabul edeceğini umuyordum. Yanlış bir şey yapmamıştım değil mi? Ayrıca kanatlarım, iyi ya da kötü, hala bendeydi. Onları hala hissediyor olmak bana aptalca bir umut veriyordu. Yine de diğer her şeyle birlikte şöyle bir düşününce bunun ne kadar saçma bir beklenti olduğunu kabul etmek zorunda kaldım. Cennet artık kötülerin kontrolü altındaydı ve Tanrı olaylara müdahale ediyor olsaydı her şey çok farklı olurdu.
İlk defa André'nin söylediklerine ciddi ciddi kafam takıldı ve Tanrı'nın bizi, Cennet'i ve yarattığı her şeyi gerçekten de terk etmiş olabileceğini düşünmeye başladım. Öyle olmasaydı Luneth nasıl kardeşini katledip Cennet'i yönetecekti ki?
André'yle bu konu hakkında konuşmak istiyordum. Beni rahatsız edeceğini bilsem de biriyle fikir alışverişi yapmak zorundaydım. Harry ile olanlar ya da olacaklar konusunda kendi kendime başımın etini yemem gerekse de kafamı kurcalayan diğer meseleleri André'ye açmak istiyordum. Öte yandan onunla konuşmayı özlemiştim. Günlük selamlaşmalar dışında birbirimizle diyaloğa bile girmez olmuştuk. Tüm gün tek yaptığı Octavia ile bir odaya kapanıp sözde tedavisine devam etmekti.
Son üç gündür Harry ile benim yaptığım tek şeyse, bahçenin iki ayrı köşesinde tek başımıza alıştırma yapmak olmuştu.
O gün André'nin bana biraz zaman ayırmasını sağlamaya kararlıydım. Tedaviyi sürdürdükleri odaya bir cesaret dalıvermiştim. Beklediğim gibi değillerdi; zihnimde belirmesine engel olamadığım görüntülerin aksine odanın farklı köşelerinde duruyorlardı. André koltukta uzanmıştı, Octavia ise pencerenin kenarında duruyor, dışarıyı seyrediyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Heaven in Hiding | Styles
FanfictionBana ilk kez bakıyordu, gözlerime. Varlığımın farkına vardığı bu ilk an ben nefesimi tutmuş beklerken onun ifadesi korkuyla çarpılmıştı. İçimdeki heyecan kanatlarımı titreştiriyordu; bir tüy, ufacık bir tüy ikimizin arasında süzülmeye başladı. Öyle...
