sabah uyandığımda dünkü cesaretimden dolayı biraz korkmuş durumdaydım. hiç tanımadığım bu insanlar acaba bana zarar vermek isterler mi? diye düşünmeden duramıyordum. dünkü adrenalinden bu gün de istiyordum ama kırıntısı bile kalmamıştı bende. bugün okula servisle gidecektim. o yüzden hazırlanıp kahvaltı masasına oturdum. canım yemek istemese de bir iki yudum atıştırıp annemi öperek kendimi sokağa attım. servisi beklerken kulaklığımı kulaklarıma takıp sevdiğim şarkıları dinleyip rahatlamaya çalıştım. servis gelince servise bindim ve boş olan bir yere oturdum. cam kenarında koltuğa otururken çantamı da kucağıma almıştım. servis hareket ederken aniden fren yapınca hepimiz panikle ne olduğunu anlamaya çalıştık. o esnada siyah ve hızlı olduğu belli olan bir motor bir el işareti yaparak servisin yanından geçti. servis şoförümüz ahmet abi de "endişelenmeyin gençler ben yola çıkmak için sinyal verdiğimde aracın yola çıkacağını fark etmedi motordaki kişi. o hız kesmeyince ben durdum ona çarpmamak için."dedi. böylece hepimiz ciddi bir durum olmadığı için rahatlamıştık. bizden iki durak sonra dün serviste olmayan bir kişiyi almak için durduk. servise kimin bineceği ile ilgilenmediğim için başımı camdan kaldırmadan müziğimi dinlemeye devam ettim. bir kaç saniye sonra yanıma biri oturunca kimin oturduğuna baktım ve o anda sesim sanki içime kaçmış gibi hissettim. bu dünkü çocuktu. kantinde beni bana bela olmakla tehdit eden. şokla ona bakarken anlık bir farkındalıkla hemen cam tarafına dönüp cama başımı yaslayıp gözlerimi kapadım. ve beni tanımaması için dua ettim. ancak bugün şanssız günümde olmalıydım ki "naber ufaklık?" dedi yanımdaki kişi gıcık bir sesle. kulaklığımdan dolayı duymuyormuş gibi davranarak gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. o sırada kulaklığım kulaklarımdan çekildi. ben de refleks olarak ona döndüm. kaçışım yoktu artık. sakin bir tonla, daha çok belaya bulaşmak istemiyormuşum gibi "kulaklığımı alabilir miyim? lütfen" dedim. "oooo istediğinde gayet de kibar olabiliyormuşsun ama ben kibar bir adam değilim o yüzden hayır." dedi. beni bilerek sinirlendirmeye çalışıyordu. buna izin vermeyecektim. bu yüzden gülümsedim ve "o zaman kulaklığımın birini sen tak birini ben beraber müzik dinleyelim."dedim ateşkes ilan etmek istermiş gibi. yüzünde önce bir şaşkınlık ardından da alaylı bir gülümseme oluştu. "benimle bu kadar yakınlaşmak istediğini bilseydim dün seni kantinde gerçekten kucağıma oturdum."dedi kısık bir sesle. ben dediğim cümleden nasıl böyle bir anlam çıkardığını düşünürken elinin tersiyle yanağımı okşadı. bu hareketiyle kan beynime sıçradı resmen ve ne yaptığımı fark etmeden sert bir şekilde elini tutup ısırdım. ona tokat atabilirdim, elini acıtacak şekilde sıkabilirdim, tırnaklayabilirdim ama ben ısırmayı tercih etmiştim. kendime karşı sözlerimin bittiği yerdeydim. yüzüm domatesten hallice bir duruma bürünürken biraz da zorlanarak "şey pardon ya sen öyle bana dokununca ben şaşkınlıkla ne yaptığımı bilemedim. ancak lütfen bir daha bana dokunma hoşlanmadım bu durumdan"dedim. bana şaka yapıyormuşum gibi bir eda ile bakıp "sen şimdi benim mert çağlayanın dokunuşundan hoşlanmadığını mı söyledin?" dedi. neden bu kadar şaşırdığını anlamasam da "pardon ama sana erkeklerin kendisine dokunmasından hoşlanan bir kız imajını ne zaman ve ne şekilde verdim? tabiki de hoşlanmadım. bedenim benim ve izinsiz bir şekilde hiç kimse bırak yanağımı okşamayı tırnağının ucuyla bile bana değemez." dedim. adının mert olduğunu öğrendiğim çocuk önce ciddi ciddi yüzüme baktı sonra başını sallayarak gülmeye başladı "sen daha önce kimseyle çıkmadın çıkmayı bırak erkeklerle doğru düzgün arkadaşlık bile kurmadın değil mi? "dedi. içimden doğru ama bunun neresi komik diye düşünürken merti cevapladım "evet daha on beş yaşındayım nasıl biriyle çıkabilirim ki?" dedim. mert ciddi bir ifadeyle yüzüme on onbeş saniye kadar bakıp iç geçirdi "sen gerçekten de iyi bir kızsın defne" dedi. ben yaptığı açıklamaya mı ismimi biliyor oluşuna mı şaşırsam bilemedim. "ıııı sanırım teşekkür etmeliyim."dedim. o ise tekrar gülümseyerek "bence teşekkür etmek için erken davranıyorsun. ben bir şeyleri elde etmeyi seven bir tipim, bencilim, yeni ve el değmemiş her şey ilgimi çeker, inatçıyım, zekamın çoğu kişinin önünde olmasından kaynaklanan avantajlarımı saymıyorum bile. sen de akıllı bir kızsın kendini düşün beni düşün ve kendini benim gözümde nasıl da ağız sulandıran bir av haline getirdiğini düşün."dedi göz kırparak. sanırım ayvayı yedim deyimi tam da bu gibi durumlar için kullanılıyordu. sesimi dahi çıkaramadan önüme döndüm bundan sonra merti görmezden gelecektim eskisi gibi pasif ve göze batmayacak bir biçimde yaşamaya devam edecektim. hayatın içine mi karışmak istiyordum? deneyimler kazanmak? kozamdan çıkmak? hayır mertten sonra bunların hiçbirini istemiyordum. hatta kozamı daha da kalın örmeye karar verdim. mert takıntılı tiplerdendi sanırım ve ben tek başıma onun gibi bir biriyle baş edemezdim. o yüzden en güzeli avın nefis kokusunu kesmekti. avcının gözündeki cazibe unsurlarımı ortadan kaldırmaktı ilk yapmam gereken şey. ne demişti? el değmemiş şeyler ilgimi çeker. ilk yapacağım şey dün tanıştığım hakana sarılmak olacaktı mertin gözleri önünde böylece el değmemiş olma özelliğimi yavaş yavaş yitirecektim. bence iyi bir plan. mert kulaklığımın tekini verip telefonumu gösterdi "dediğin gibi beraber müzik dinleyelim." dedi. be umursamazca "peki" dedim ve sevdiğim şarkılardan birini açtım. müziği duyar duymaz "cem adrian ha? iyi seçim" dedi. tepki vermeden müziği dinledik ki zaten ikinci parçada okula varmıştık. servisten inerken özellikle kız öğrencilerin bana bakışlarından rahatsız olmuştum. sanki merte gel yanıma otur dedim. kendisi gelip oturdu ki şu an tek dileğim daha da çekici bir av haline gelmeden ondan kurtulmaktı. servisten inince hemen sınıfa yöneldim. sınıfa doğru giderken koridorda canı gördüm. konuşsam mı konuşmasam mı bilemedim. sonra mertin arkamdan geldiğini bildiğim için rahat bir kızmışım havalarında cana yaklaşıp koluna girdim ve "nasılsın can?" dedim. can dumur olmuş bir halde yüzüme baktı. çocuk da haklı bu güne kadar bırak canın koluna girmeyi onunla doğru düzgün konuşmamıştım bile. yüzüme dikkatlice bakarak kulağıma doğru eğildi ve fısıltıyla "bir sorun mu var?" dedi. sanırım güçlü duruşum buraya kadardı. bana merakla sorduğu bu soru içimde bangır bangır bağırıp yardım isteyen kızı duygulandırmıştı hafifçe burnumu çekerek "halledebilirim" dedim. yalnızlığımla mutlu olduğum anlara, kitaplarıma geri dönmek istiyordum yalnızca. bu tür oyunlar bana fazlaydı. bu sefer can, boynumdan tutup başımı hafifçe eğerek beni yürütmeye başladı. biraz ürksem de ağladığımı belli eden gözlerimi kimse görmesin diye ses çıkarmadım. yavaş adımlarla yürürken benimle konuşmaya devam ediyordu. "sanırım küçük kedi büyümek istedi. boyundan büyük kişilere karıştın değil mi?"dedi sakince. başımı olumlu anlamda salladım. "mert mi?" dedi. yine başımı salladım. bu sefer hafif gerildiğini hissettim. can gibi soğukkanlı biri bile mert ismini duyunca geriliyorsa ben bitmiştim. gözlerimdeki yaşlar artmaya başlamış nefes alışlarım hızlanmıştı. can boynumdan elini çekerken beni de durdurdu. zaten yakın duruyorduk kolumdan tutup beni kendine döndürdü ve bana biraz daha yaklaştı. onun yaklaşmasıyla hem yandığımı hem üşüdüğümü hissettim. bu güne kadar böyle zıt duyguları aynı anda yaşamamıştım. bakışlarımı yüzüne ve gözlerine çevirdim. eliyle çenemi tutup "anlat" dedi. tek kelime ama bende onu mutlu etme arzusu uyandırıyordu. kimdi bu çocuk? bu duyguları bana nasıl yaşatabiliyordu? canın gözlerine baktıkça emin olduğum bir şey oldu can sadece öylesine bir öğrenci değildi. çok daha farklı şeylerde vardı onda ve o bunu ustalıkla saklıyordu. kafam karıştığı ve iç sesimle sürekli konuştuğum için anlatmaya başlayamadım ve can biraz da sabırsızca tekrar "anlat" dedi. ona serviste mertle geçen konuşmalarımızı ve beni av gibi gördüğünü söyledim. ben konuştukça can ellerini hafifçe yumruk yapmaya ve dişlerini sıkmaya başladı sonunda da dayanamayarak "o.... çocuğu" dedi. böyle bir küfür beklemediğim için şaşırdım. canın benim için endişelenmesine de şaşırdım. can sinirle uzun ve güçlü ellerini düz hafif uzun ve dağınık gür kahverengi saçlarının arasından geçirdi. sıkıntıyla nefes verip kendi kendine söylendi. "kesinlikle karışmamalıydım. allah kahretsin. eğer olaylara karışırsam cezam bitmez. yarışamam." gibi bana anlamsız gelen kelimeler kuruyordu. ancak ilk cümlesinden bana yardım etmeye çok da hevesli olmadığını anladım. bu yüzden can ikinci defa beni hayal kırıklığına uğrattı. ondan yardım istemedim ki zaten. kolumu yavaşça ellerinden çektim "kusura bakma senin de başını ağrıttım. bundan sonrasını ben hallederim." dedim. bana biraz da tehlikeyi andıran şekilde gülmeye başladı ve "o zaman neden bugün tek başına bu durumu halletmedin?" dedi. susmak zorunda kaldım. "bak defne mert sana bela olduğunu söylemiş ya beni tanısan benim yanımda mertin topuklu ayakkabısını giymiş alışveriş krizi tutan dişi bir şeytan gibi kaldığını görürdün. mert konuşur ama konuştuğu çok şey sözde kalır. ama ben gerçekten tehlikeliyim. seni ondan kurtarırım da seni benden kim kurtarabilir bilemem. eğer dersen ki olsun ben senin yanında kalmaya razıyım yeter ki mertten beni kurtar o zaman çok da kısa bir zaman diliminde merti hayatından çıkarırım ve senin adını bile unutmuş olur. yok ben teklifini kabul etmiyorum dersen yanımdan adım attığın anda mertle aranda oluşabilecek hiçbir olaya müdahale etmem. seçim senin. " canın kurduğu cümlelerin başını ortasını sonunu doğru duyup duymadığımdan emin değildim ama bana beni koruyabileceğini söylemişti. bir teklif sunmuştu. peki ben bir pazarlık malzemesi olarak görebilir miydim kendimi? hiç sanmıyorum. bu durumda bile kendi çıkarına göre davranan can içimde bir yerlerin kırılmasına neden oldu. bana ben tehlikeliyim demişti. ne demek ki tehlikeli olmak? neden tehlikeli? daha 15 yaşında değil mi? can boğazını temizleyince ona döndüm "aslında 16 yaşındayım. bir sene kaybım var." "neden kaybın var?" diye sormamak için zor duruyordum ama daha önemli bir problemim vardı o cümleleri ben nasıl dışımdan söyleyebildim? rezillik. . can ilk kez gülümsemeye benzer bir ifade ile bakıyordu bana ve gerçekten bu manzara büyüleyiciydi. wawww, gerçekten lise büyülü bir yermiş ikici günden önceki okulumdaki bir çocuğu büyüleyici diye tanımlayabiliyorsam. kafam gerçekten karışık canın teklifine ne diyecektim? evet dersem ne olacaktı? merte adımı nasıl untturabilecekti? en önemlisi cana güvenebilir miydim? içimde bir yerlerde koşulsuz ona güvenebileceğimi söyleyen baskın bir ses vardı. sanırım o sese gönüllü olarak katılıp canın teklifini kabul etmek istiyordum. bu kararımı daha da geciktirmeden "evet teklifini kabul ediyorum." diyerek cana söyledim. gözlerime anlamını çözemediğim bir şekilde baktı. ateşin rengini andıran gözbebeklerinde yanan meşale ile korkutucu bir şekilde güldü. "aramızda şuan itibariyle bir anlaşma oldu. mert dahil seni, sana zarar verecek herkesten ve her şeyden koruyacağım ama sen de ruhun bedenin kısacası her şeyinle bana bağlı olacak ve beni mutlu edeceksin."dedi. onu mutlu mu edecektim? bugüne kadar yalnızlığına sığınan bir kızdan kendisini mutlu etmesini mi istemişti? hah buna gülerim işte. neyse canım benim odunsu tarafımdan çabuk sıkılırdı nasılsa.ben düşüncelerimle boğuşurken kulağımın dibine geldi kulağımı sanki dişlerinin arasına alır gibi dudaklarını kulağıma değdirdi ve konuşmaya başladı. "bugünden sonra her şeyin benim bal kız" dedi saç ve göz rengime gönderme yaparak. yavaşça yutkundum ve "nasıl yani?" diye sorabildim. kaşlarını hafif gizemli edayla kaldırıp "sürpriz" dedi. gelecek günler kime ait olduğunu en güzel şekilde gösterecek sana." keşke sürpriz olmasaydı. hem ben neden cana ait olacaktım? can ne planlıyordu? artık yüzde yüz emindim can bizim bildiğimiz karizmatik ama sıradan lise öğrencilerinden değildi. dediği gibi o tehlikeli bir adamdı. ben yağmurdan kaçarken doluya mı tutulmuştum şimdi? hadi mertten can sayesinde kurtuldum da candan nasıl kurtulacaktım. allahım o sürpriz dediği şeyden çok korkuyorum. sen yanımda ol allahım. çok amin. şeklinde dua ederken can yüzüme uzaylıymışım gibi bakıyordu. biz koridorda meraklı bakışlar altında konuşurken zil çaldı. can elimden çekiştirerek sınıfa soktu beni ve ben sırama geçmeden önce dudağımın kenarına ufak bir öpücük bıraktı hocamız derse gelmeden. ve sonra yavaşça sırasına oturdu. ben canın gösterdiği yakınlıktan dolayı beyin fonksiyonlarımı yitirdiğimi sanırken yanımda mert belirdi. "ne yaptığını anlıyorum blöfünü gördüm ufaklık" dedi "ama merak etme onun eksik bıraktığı o dudakların tadını en kısa sürede ilk ben tadacağım. sevgili avım arkanı sıkı kolla. canla yakınlaşmandan hoşlanmadım ve bunun acısını maalesef senden çıkaracağım. her an her yerden çıkıp sana değişik sürprizler yapacağım." dedi. canın sesindeki tınıdan da mertin ima ettiği şeyden dolayı sanırım sürpriz olayından azıcık tırstım. keşke öyle bir şey yapsam da her ikisi de sürpriz yapma fikrinden bile soğusa. daha ilk ders başlamadı ama şimdiden kendimi çok yorgun hissediyordum. yanımda hareketlilik olunca aynurun geldiğini düşünerek sevinçle yana döndüm onu görmek iyi gelecekti. ama yanımda aynuru değil de canı görünce şaşırdım. can düz bir ifadeyle "umarım ilk sürprizimi beğenmişsindir." dedi. bakalım gelecek sürprizlerde neler olacak?
ŞİMDİ OKUDUĞUN
kimsesiz yürek
Romancetamamlandı! kimdik biz seninle? dost? sevgili? eş? karanlığın sabahla buluştuğu kısacık zaman dilimlerinin isimsiz kahramanlarıydık belki. içimi en çok acıtan da; senden bahsederken artık hep -di'li geçmiş zaman dilimleri kullanıyor olmak. çünkü sev...
