yirmi üç

387 44 7
                                        


-

Kendi kendime konuşmaya başlamıştım yine. Aklımla kavgalarımda hep yenilen taraf olmaktan yorulmuştum ama bir türlü de düzeltemiyordum bu durumu.

Ne diye kaçıyordum ki durmadan? Kaçtıkça yakalandığın bir şey değil miydi işte aşk? Gittikçe geri döndüğün. Döndükçe dolaştığın ve dolaştıkça da düğümlendiğin.

Ben Taehyung'a çoktan düğümlenmiştim. Her şeyi unutmuş, her şeyde şüpheye düşmüş onda düşmemiştim, ona olan sevgimde düşmemiştim.

Kendi kendime "Bir gün aklımı da kaybetsem onu kaybetmem. Deliririm belki ama kesin yine bir yerlerde saklarım onu." diye düşünüyordum. Beni kalbimle tanıştıran adam, ilk aşkım, tek sevgilim... Evet ben ona çoktan, defalarca ve sımsıkı düğümlenmiştim. Şimdilerde bu düğümler bir bir boğazıma dizildiği içindi belki kaçışım da, bilemiyorum.

Kilometrelerce koşmuş gibi yorgun ve nefes nefese geldim evimin kapısına. Olduğum yere çömeldikten sonra gözlerimi iki küçük alev topuymuş gibi yakan yaşlarıma akmaları için izin verdim. Şimdi daha çok yanıyordu ama kendimi de zorlamıyordum tutmak için.

Bütün enerjimi ve mantıklı düşüncelerimi o masada bırakmış, korkumla da buraya kadar gelmiştim.

Kesinlikle beni bu kadar hızlı ve düşüncesizce bu kapıya getiren şey korkuydu, başka bir şey bunu tanımlayamazdı. Düşünmedim, karar vermedim, çabalamadım ya da mantık aramadım. Sadece kaçtım. Yeniden reddedilmekten korktum. Ona kendimi anlatamamaktan, Namjoon Hyung'a onu anlatamamaktan korktum.

Ellerimle saçlarımı kavramış çekiştirirken birden canımın yandığını hissedip durdum. Dağılmıştım, darmadağın olmuştum hatta hem dışımda hem de içimde. Ama bu halde bile aklıma ilk gelen şey Seokjin Hyung'a ne hesap vereceğim olmuştu.

Muhtemelen ben oradan habersizce ayrıldıktan sonra Namjoon Hyung beni aramış, ulaşamayınca da Seokjin Hyung ile irtibata geçmişti. Bu da Seokjin Hyung'un oradan habersizce ayrıldığımdan kesinlikle haberi var demek oluyordu. İçten içe yapacağım konuşmayı prova etmeye başlamıştım ki Namjoon ya da Seokjin Hyung'dan gelen bir arama var mı diye telefonu kontrol etmek aklıma geldi.

Elimi cebime atıp telefonumu ararken korkunç bir şeyin ancak o anda farkına varabilmiştim; telefonumu masada unuttuğumun.

"Kahretsin! Ne yapacağım şimdi?"

Serzenişimin hemen ardından korkuyla elimi diğer cebime atıp anahtarları kontrol etmek istedim. Derin bir nefes alıp tuttum. Elim, tenimin sıcaklığı ile beraber ısınmış olan anahtarlığa ve anahtarlara değdiğinde hızlıca tuttuğum nefesi geri verdim.

"Şükürler olsun... Şükürler olsun ki bunu masada bırakmamışım yoksa işler daha da zorlaşacaktı."

Apartman kapısında öylece kendimle konuşurken biri beni görse kesinlikle deli der herhalde diye düşünerek kalkıp arkama baktım. Tam kapıya doğru döndüğümde bana keskin bakışlarını yöneltmiş olan Jimin ile karşılaşma ihtimalim aklımın ucundan dahi geçmemişti.

"Verilecek hesaplar artıyor ve benim mecalim yok." diye mırıldandım.

"Bir şey mi dedin kurabiye?" Sesi düz ve sertti ama tuhaf bir biçimde iğneleyici de değildi.

"Zaten bana sinirli olsa kurabiye demez." dedim içimden. "Kurabiye ha?" Gözlerimi kısarak konuşurken komik göründüğümü biliyordum çünkü muhtemelen şişmiş ve kırmızı görünüyorlardı.

"Hatırlıyorsun..." Jimin'in yüzünde buruk ama minnettar bir gülümseme belirdiğinde yeniden ağlayacak gibi oldum.

"Tabi ki hatırlıyorum. O kadar da değil Mochi."

Daydream : TaekookHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin