Leonard'ın evine geldiklerinde buraya ilk geldiği zamanı hatırladı. Leonard'ın kucağında ve yaralıydı. Leonard kapıyı açıp geçmesi için kenara çekildiğinde sessizce içeriye girdi. Girişte onları küçük bir hol karşılıyor, ardından mutfakla birleşik salona giriyorlardı. Beyaz kanepe hatırladığı gibi salonun ortasında duruyordu. Karşısında düz ekran bir TV vardı fakat Leonard'ın onu açtığını bile sanmıyordu. O çok... TV insanı değildi.
Beyaz kanepenin yanından geçerken eliyle onun kadife dokusunu hissetti. Kendi kanı olduğunu düşündüğü birkaç tane kurumuş kan lekesine baktı. Leonard onunla tanıştıktan sonra evine hiç gitmediğini söylemişti buna rağmen ev oldukça temiz görünüyordu. Leonard bir elinde Aleksandra'nın eşyaları varken diğer elini ona doğru uzattı.
Birlikte Leonard'ın yatak odasına doğru ilerlediler. Aleksandra bu odaya daha önce hiç girmemişti. İçeriye genellikle açık renk kahverengi tonlar hakimdi. Kahverengi elbise dolabı, yatak başlığı, küçük komedinler ve bir tane de makyaj masası vardı. En azından Aleksandra bir zamanlar onun makyaj masası olduğunu düşünmüştü çünkü Leonard, masayı söküp odanın bir köşesinde kendisine çalışma alanı yaratmıştı. Makyaj masasının aynası ise hala duvarda monte edilmiş halde duruyordu.
Aleksandra onun yatağının kenarına oturup ayakkabılarını çıkarttı ve yukarıya doğru tırmandı. Leonard'ın oldukça geniş olan yatağının ortasına uzandığında kızıl saçları yatağın her yanına dağılmıştı. Leonard onun eşyalarını bir kenara koyarken Aleksandra'yı izliyordu. Elini ona doğru uzattığını gördüğünde derin bir iç çekti. Aleksandra onun başını yana eğip kısık gözlerle kendisine baktığını gördüğünde sırıttı. Kenara kayıp ona yer açtı.
Leonard ayakkabılarını çıkartıp onun yanına uzanırken, dirseklerinin üzerinde yükselerek, Aleksandra'nın yüzünü izledi.
"Burnumun bu halde olmasının en kötü yanı ne biliyor musun? Kokunu alamıyorum." Aleksandra sırıttı. Onu boynundan kendisine doğru çekip göğsüne burnunu sürttü. Hala biraz çilek gibi koksa da kendi kokusu daha baskındı.
"Bu kadar yakınımda olup kokunu alamasaydım eğer çıldırırdım sanırım," dedi. Leonard ona sırıttı. Gözleri, tişörtünden çıkan kolyesinin üzerinde geziniyordu. Boynunu eğip, kolyenin zincirini dişlerinin arasına aldı ve onun soğukluğunu hissetti.
Aleksandra onun dudaklarını teninde ne zaman hissetse orada küçük bir ateş yanıyormuş gibi hissediyordu.
"Kolyenin ısındığını biliyor muydun? Birkaç gün önce neredeyse beni yaktığına eminim." Leonard tekrar dirseklerinin üzerinde doğrulup, ona baktı. "Biliyorum," dedi. "Sanırım buna ben sebep olmuş olabilirim."
"Nasıl yani?"
"Boynundaki kolye altı ayrı perinin yardımıyla ve benim kanımla yapıldı Aleksandra. Beni korumak, savaş anında bana yardım etmek ve esir düşersem eğer beni öldürmekle görevlendirildi.'' Leonard onun saçlarını okşadı. ''Bir şövalyenin kolyesini kendi rızasıyla başka birisine vermesi, onu kendisinden bile daha çok önemsediği ve sevdiği anlamına gelir."
"Bir dakika..." Aleksandra uzandığı yerden doğrulup bağdaş kurdu. Kaşlarını çattı. "Sen bu kolyeyi bana ilk kez verdiğinde Kenny'nin yanına gitmiştik. Yani o zaman..."
"Evet," dedi Leonard kafasını sallarken. "Hatırlıyor musun, Ashley'nin evine gittiğimizde, seni ilk gördüğüm gün âşık olduğumu ve bunun bizim kaçınılmaz sonumuz olacağını bildiğimi söylemiştim. Yalan değildi Aleksandra. Seni ilk gördüğümde kalbimde hissettiğim şeyleri daha önce hiç hissetmemiştim. Sadece o zamanlar aşk olduğunun farkında değildim."
"Leonard..." Aleksandra uzanıp onu öptü. İçinde hissettiği tüm aşk, tutku ve ihtirasla onu öptü. Kollarının arasındaki bu adamı sadece sevmiyordu. Ona aşıktı. Tüm benliğiyle bunu hissediyordu. Dudaklarını geriye çektiğinde ikisi de kızarmıştı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Gölgeler Prensi
FantasíaÇoğu insan koskoca evrende yalnızca bir tane dünya olduğunu düşünür. Aleksandra'da onlardan birisiydi ta ki Leonard ile tanışana kadar. Leonard onun hayallerinin bile ötesinde bir yerden gelmişti. İkisinin yaşama tarzları, hayatları ve gelecekten be...
