Ne bok yemeye bu partiye gelmiştim sahi? Kalabalığın arasından içkilerin olduğu yere doğru adımlamaya çalışıyordum. Bangır bangır çalan elektronik müzik kulaklarımı tırmalıyordu.
Şimdiye kadar kaç kadeh yuvarladığımı hatırlamasam da, hala içimdeki gerginliği tamamen yok etmeye yetmemişti. Daha sert bir şeye ihtiyacım vardı. Acaba votka var mıydı?
Şişelerin ve bardakların dizildiği büyük masaya vardığımda, rahat bir nefes aldım. Kalabalık olacağını biliyordum ama yine de bu kadar beklemiyordum.
Ev sahibi kimdi hiçbir fikrim yoktu. Yalnızca dernekle birlikte organize edilmişti parti ve ben yalnızca Boran'a söz verdiğim için gelmiştim. Daha doğrusu Gürkan'ın beni sürüklemesine izin vermiştim. Ve boran da işi çıktığı için gelememişti.
"Tekila shot?" yanımda hissettiğim bedenle, bakışlarımı çevirmeden başımla onayladım. Tekila böyle durumlarda en iyisiydi. Yarınki baş ağrımı da yarın düşünecektim. Önüme sürülen, ufak bardağın şeffaf sıvıyla dolmasını izledim. Sonra hiç beklemeden kafaya diktim.
"Bir tane daha?" hızla başımı sallarken bile pişman olacağımı biliyordum aslında.
Toplam dört kadehi kafayı diktikten sona, sağ taraftaki bira şişelerini kestirdim gözüme. Evet abartmamam lazımdı. Eve taksiyle dönecektik ama en azından iki adım atacak kadar ayık olsam iyi olurdu.
Herkes kendi kafasına göre eğleniyordu. Geldiğimizden beri aralıksız içiyorduk hepimiz. Ve ben ilk yarım saat Simay'ın Berrin'e olan kızgınlığını dinlemiştim. İkisi de kendilerine göre haklıydılar ve ben ikisinin arasında kalmak istemiyordum. Sonra'dan Mustafa'nın platoniklerini ve Gürkan'ın bana birini bulma girişimlerini zorlukla savuşturduktan sonra işte buradaydım. Tekila gibisi yoktu gerçekten.
İki saat falan geçmişti takriben. Ve hala onu görmemiştim. Bu iyi bir şeydi tabii. Ama tüm grup buradayken ve Gürkan, Cengiz de gelecek, uslu dur lütfen, diye beni tembihlemişken, neden gelmemişti biraz merak ediyordum. Sonra merak ettiğim için kendime kızıp, bira şişesini kafama diktim.
"Zor bir gün mü?" hala yanımda dikilmeye devam eden bedene döndüğümde, tanımadığım bir çocukla göz göze geldik. Benimle aynı boylardaydı sanırım. "Az kalır." elindeki şişeyi benim birama çarpıp gülümseyerek ağzına götürdü.
"Kulüpten misin?" şimdi dikkatle baktığımda, bakışlarındaki üstü kapalı ilgi ve merakla beni süzüyor, bir cevap vermemi bekliyordu. Benim gibi onun da kafası iyiydi ama önemli olan bu değildi. Ne sormak istediğini anlamıştım. İşi riske atmamıştı, akıllıca. Gülümsedim. Tipi de kötü değildi hani. Benim tipim değildi yalnızca. Zaten kim benim tipimdi hala çözememiştim bunca yıl.
Hayatım boyunca bir kaç erkek arkadaşım olmuştu. Hoşlandığım insanların sayısı da... Sanırım o hariç tek Murat'tı. Ama şimdi düşününce bu bile gerçek gelmiyordu. Belki her zaman yanımda olduğu için. Belki lisedeyken tek arkadaşım olduğu için öyle hissetmiştim. Veya hissettiğimi sanmıştım. Üzerinden çok zaman geçince kestirmek de zor oluyordu. Ama şimdi düşününce yaşanan pek çok şey, kızgınlıklarım falan hepsi gayet komik geliyordu.
Direkt bir cevap vermedim. Yalnızca elindeki şişeye bu sefer ben vurup, kocaman gülümsedim. Biraz daha rahat hissediyordum. Artık alkol etkisini göstermeye başlamıştı. "Müzik fena."
"Çok fena."
"Ben Devrim bu arada." elini uzattı. "Mehmet." Hafif terlemiş avuçlarımı kotuma silip, elini sıktım. Bir kaç saniye elimi bırakmadan, gözlerime baktı. "Gömleğini beğendim Mehmet." gülümsedim. O da gülümsedi. Yüzü iyi bile sayılırdı. Kahverengi gözleri, ince dudakları, kalın kaşları, benden daha yapılıydı ama aynı boydaydık.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
A College Drama
RomanceCengiz ve Mehmet'in hikayesi... HSD'nin spin off'u niteliğindedir. Bağımsız okunabilir. Texting içermektedir.
