Liseye ilk başladığım zamanlar da, Lakewood 'da tipik bir öğleden sonraydı. Yeni okuluma, yeni arkadaşlarıma alışmaya çalıştığım bir dönemdeydim. Ve Tanrı biliyor ya, hayatımın en karmaşık ve bocalama zamanını geçiriyordum. Havalar yeni soğumaya başlamıştı. Buenos'un yerinde oturmuş acımış filtre kahvemi yudumlarken kendimi de hayatı da çok fazla sorguluyordum.
Düşündüğüm ve aklımı kurcalayan şey Kaderdi.
Var olduğuna dair bir kanıt mı istiyordum? Yokluğuna dair bir açıklama mı?
Kahvemden bir yudum aldım ve yüzümü buruşturmamak için büyük bir çaba sarf ederek yudumu mideme yolladım. Kahve mideme ok gibi saplandığında hala ifademi koruyordum. Bar tezgâhının arkasından soluk mavi gözlerle, Steve Buenos'un beni izlediğini biliyordum.
Buna çokta fazla takılmayarak gri yağmurluğumun kollarını avuçlarımda toplayıp etrafı izlemeye başladım. Lakewood her zaman gibi telaşlı insanlarla doluydu. Yan masam da neredeyse birbirlerinin kucaklarına çıkacak bir çift vardı. Başımı oraya çevirmesem bile öpüşme seslerini duyabiliyordum.
Trigonometri ödevi için çalışmam gerekiyordu. Masanın üzerinde ki deftere bakınca aniden gözlerimi kaçırdım. Şuan hiçte ders modun da değildim.
Dalgınlığımı sarsıntıya uğratan şey, karşımda ki sandalyeye birinin yerleşmesiydi. Eski, yırtık giysilerle karşımda duran adamın gözleri o zaman da içime işlemişti. Kıyafetleri kirli ve eski olmasına rağmen yüzü ve ifadesi evsiz biri gibi durmuyordu. Mahçup bir hali yoktu, bakışları biraz karşısındakini etkileyebilecek bir ifadedeydi
"İzin verirseniz oturmak istiyorum."
Kibarlığı karşısında anlık şaşkınlığa uğrasam da kendime gelip masada ki defterlerimi toplamaya başladım. "Sorun değil bende kalkıyordum."
Avucu defterimin üzerinde ki elime kapaklandığında yüzüme düşmüş saçlarımın arasından ona baktım. "Senin için buraya oturdum." Dedi. Adam, ellili yaşların ortasındaydı, belki de biraz daha fazla. Kestiremiyordum.
Ne dediğini kavramaya çalışmadan "Oturmak istediğiniz masayı mı meşgul ediyorum?" diye sordum. Salaklığıma bende şaşırmıştım.
Adamın dudaklarından güler gibi bir homurtu çıktığında bakışlarım eli ve yüzü arasında mekik dokuyordu.
"Seni izliyorum." Dedi. "Yaklaşık bir buçuk saattir burada oturuyorsun ve yalnızsın. Ya aşk acısı çekiyorsun, ya da bir şeyleri derinlemesine sorguluyorsun." Kirpiklerinin altından beni tartar gibi inceledi. "Yanlış mıyım?"
Adam, buraya gelirken gördüğüm köşe başında ki evsizdi. Onu orada görmüştüm. Bir hışımla kalktığım masaya tekrar sinerken adamdan gözlerimi ayırmıyordum. "Aşk acısı çekmiyorum."
"Peki, bu yaşta neyi sorguluyorsun?"
Omuz silktim. Kaderi sorguluyorum desem bunu nasıl açıklayacaktım. Neyi sorguluyorsun derse bunu nasıl anlatacaktım? Ben bile kafamı kurcalayan soru kurtçuklarını sindiremiyordum ki. Bu sırada masaya yaklaşan Steve'i fark ettim. Adamı kaldırmak için geldiğimi anladığımda "Sorun değil Steve." Dedim. Adam Steve'e küçümseyici bir bakış atarken sarı dişlerini ortaya çıkarırcasına gülümsedi.
"Sana kader tanımını sorsam bana verebilecek bir cevabın var mıdır?"
Ona kocaman gözlerle baktım. Bu nasıl bir tesadüftü böyle.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
KUTSAL
Fantasy"Hayır." diye bağırdım inatla. "Söylediklerinizin hiçbirini kabul etmiyorum. Ben bu değilim. Ben canavar değilim. Bugüne kadar nasıl yaşadıysam bundan sonrasında da o şekilde devam edebilirim. " Böyle olmayacağını adım gibi biliyordum. Ama kabulle...
