On İki: Yabancı

14 0 0
                                    

Söz; kor ateş, yanarsın.

Başımı tabağımdan kaldırdığımda evlerimizin sıralandığı yol boyunca yükselen ağaçların üzerlerinden kuşların uçtuğunu gördüm. Simla teyzelerin verandasındaki kahvaltımıza hoş bir katkıda bulunuyorlardı sesleriyle. Zaman, içinde bulunacağımız en güzel sabah saatlerinden biriydi ve hava harikaydı. Tatlı bir esinti çıplak omuzlarıma vuruyor, saçlarımdaki kumaş tokayı dalgalandırıyordu.

"Adel, o son poğaça benim," dedim tehditkârca.

Bana ela rengi gözlerini kısarak baktı. Saçlarını tepesinde dağınık bir topuz yapmıştı ve boynuna astığı ince zincirli kolyeleri, yaptığı çatal hamlesiyle sallandılar. "Gel de al o zaman."

Simla teyzenin ayıplayıcı bakışları altında meydan okurcasına karşılık verdim. Bize kızacak gücü kendinde bulamıyordu, dudakları her an gelecek bir kahkahayla açılacak gibiydi. Dudaklarına sürdüğü narçiçeği rujla bizden daha genç gözüküyordu.

İkimizin de çatalı aynı anda batmıştı lezzetli son poğaçaya. Tabakta bir oraya bir benim tarafıma gidip gelirken daha ne olduğunu anlayamadan Berge'nin zalim çatalı onu bizden aldı. Yanımda oturmasına rağmen ben yakalayamadan hepsini ağzına atmıştı bile.

Ağacın üzerinden bir kuş bizimle dalga geçer gibi kısaca öttü.

"Bu oğlun kaç beygir gücünde acaba, hiç ölçtürdün mü, Sim?" diye sorunca ben, Adel gülmemek için garip sesler çıkardı.

Simla teyze güzel gözlerini oğluna çevirdi. Kadına ne zaman baksam hayran oluyordum. Sim, benim idolümdü. Boyum kadar bir evladım olduğunda onun gibi olmak istiyordum.

"Berge..."

"Haklısın anne, keşke misafirlere bıraksaydım."

Adel masanın karşısından ona bir tane yeşil zeytin fırlattı. "Sensin misafir."

Berge'nin ağzına giren zeytinle birlikte yüzünde mutlu bir ifade belirdi.

"Doğru söylüyor," diye bize katıldı Simla teyze. "İşine baksana sen artık, saat kaç oldu..."

Berge sandalyesini kaydırıp kalktı. "Kovulduğuma göre bana müsaade."

Adel de onunla birlikte ayaklandı. "Beni de sizin oraya götürsene. Babamla buluşmam gerekiyor."

"İyi hadi gel."

Saate bakarak onların peşinden ben de ayağa kalktım. İçim yine beni bekleyen yeni bir gün için kıpır kıpırdı. Üstelik bu günlerin içine birer birer Alaz'ı da koymuşken. Onun yüzüme bakarken ya da benimle ilgili bir şeyleri merak ederken ki halleri aklıma düştükçe yanaklarım kızarıyor, ruhum bir yerlerden kendine enerji sağlıyordu. Onunla ayakta kalıyordum. "Benim de okula gitmem lazım."

"Masa bana mı kaldı şimdi?"

Uzanıp onu alnından öptüm. "Akşam yemeğini de ben hazırlarım. Söz."

Adel ile Berge'nin peşinden verandadan aşağı atlarken arkamdan el salladı. Ben de onlara el salladım. Ters yöne gittiğim için yürüyecektim. "Tiyatro provam var, Sim. Beni bekle," dedim kırıtarak. Arkamı dönüp yoluma bakarken kahkahası ardımdaydı.

Adımlarım gittikçe yaklaşan binaya çekildikçe içimdeki heves artıyordu. Sonunda artık evim kadar aşina olduğum o köşeye geldiğimde Çağlar'ın önünde birisini gördüm. Onu izlerken yüzüme oturan gülümsemeyle yavaşça kulaklıklarımı çıkardım ve başımı yana eğdim. Girmekle girmemek arasında bocalıyor, bazen kendi etrafında bazen de yemyeşil bir ağacın yaprakları çevresinde dönüyordu. Alaz, her gün geldiği yere yabancıydı. Her şeye olduğu gibi.

Kuğu: YOLHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin