otuz beş

461 37 6
                                    

bugünkü 3. bölüm eder, öncekileri atlamadan okuyun bari.

2 Hafta Sonra;

"Çok zayıfsın."

"Vücudun bir sporcu olamayacak kadar zayıf."

"Bu kadar zayıf olmak seni güçsüzleştirir."

"Biraz kilo almalısın."

"Sporcu mu olmak istiyorsun yoksa model mi?"

Suratımı sıvazlayarak beynimde solanıp duran cümleleri silmeye çalıştım. Sophia'yla konuşmuştum ve buradaki kolej liginin en iyi takımlardan birisiyle görüşmüştüm. Deneme antrenmanlarına katılmıştım ve koç çok zayıf olduğumu söyleyip durmuştu. Vücudumun bir sporcu vücudu olmadığını, en azından on kiloya yakın kilo almam gerektiğini söylemişti ve ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.

Ve aslında sorun neydi, biliyor musunuz? Ben kendimi o kadar zayıf görmüyordum bile.

"Lisa," diyerek odama aniden giren Sophia, bana bakarak sırıttı. "Hadi, hazırlan. Beraber dışarı çıkacağız."

"Nereye gideceğiz?"

"Bara," diyerek sinsi bir şekilde gülümsedi. Ardından suratını astı. "Maalesef yanımızda Aiden denen baş belası da olacak ancak idare edeceğiz artık." Kapıyı kapatarak dolabıma ilerledi. İki haftadır neredeyse her gün Sophia'yla çıkıp bana kıyafet alıp durmuştuk, yanımda pek eşya getirmediğim için iyi olmuştu ancak Sophia'yla alışveriş yapmak çok kötüydü.

"Bu," diyerek elinde tuttuğu elbiseyi bana uzattı. Siyah, deri bir elbiseydi ve staplezdi. Kısa bir elbiseydi ve gözüme kestirdiğim siyah, tek bantlı topuklu ayakkabılarımla oldukça güzel olurdu.

"Ve bunlar," diyerek uzandım ve ayakkabılarımı dolaptan çıkarttım. "Öylesine bir akşam mı, yoksa özel bir gün mü?"

"Öylesine," dedi, omuz silkerek. "Sadece evde canım sıkıldı ve dışarı çıkmak istedim."

Başımı salladım.

Sophia hazırlanmak için odadan çıktığında önce Sophia'dan aldığım maşayı fişe taktım. Ardından elbisemi ve ayakkabılarımı giyerek saçlarımı dalgalandırmaya başladım. Yeni duş aldığım için duş almaya ihtiyaç duymamıştım.

Saçlarım da bittiğinde aynanın karşısına oturarak kirpiklerime rimel sürdüm. Çok fazla makyaj yapmadım, dudaklarıma da ruj sürdüğümde hazırdım.

Boynuma gümüş renkte bir kolye takmıştım ancak kolyenin ucu elbisenin içinde kaldığından görünmüyordu. Kulaklarıma da küpelerimi taktığım sırada odamın kapısı açılmış, Sophia içeriye girmişti.

"Vay," diyerek gülümsedi. "Güzel olmuşsun. Saçların da çok güzel duruyor."

Ellerim henüz alışamadığım, dün Sophia'nın gazına gelerek kestirdiğim saçlarıma gitti. Güzel duruyorlardı ancak onca zaman uzun saç kullandıktan sonra bu boy çok kısa gelmişti.

"Biraz da aydınlatıcı sürelim," diyerek makyaj malzemelerimin içinden aydınlatıcıyı ve onu sürmek için seçtiği fırçayı aldı. Aydınlatıcıyı da suratıma sürdükten sonra geriye çekilerek gülümsedi. "Tamam, hadi gidelim."

Beraber odadan çıkarak salona indiğimizde Aiden gözlerini ikimizin üzerinde gezdirerek evden çıkmıştı. İki haftada Sophia'yla çok fazla yakınlaşmıştık ancak Aiden'la bir o kadar uzaktık.

Sophia'nın geldiğim gün söylediği gibi biraz gıcık birisiydi ancak katlanılamayacak gibi değildi.

Barın önünde durduğumuzda, dışarıya kadar gelen yüksek ses suratımı buruşturmama neden olmuştu. İçeriye girerek masalardan birisine yöneldiğimizde üçümüz yan yana dizilmiştik. Ben bar taburesinde oturuyordum ve Aiden'la Sophia gözlerini etrafta gezdiriyorlardı.

"Birileri mi gelecek?" diye sordum, kaşlarımı kaldırarak.

"Evet," dedi, Sophia. "Bizim grup gelecekti. Seni onlarla tanıştırmak için sabırsızlanıyorum."

Ah, ben ise hiç istemiyordum.

Kısa bir süre sonra yanımıza gelen kızlı erkekli ve yaklaşık altı, yedi kişiden oluşan grupla tanışmıştım. Hiçbirisinin ismi aklımda kalmamıştı, umrumda da değildi.

"Lisa," diyerek bana seslenen kızla ona döndüm. Buraya geldiğimden beri Sophia bana Lisa diyordu ve beni diğerlerine de Lisa olarak tanıtmıştı, düzeltme gereği duymamıştım. "Sophia senin Türkiye'den geldiğini söyledi. Neden böyle bir zamanda geldin?"

"Böyle gerekti," diyerek omuz silktim. "Zaten gelecektim, sadece biraz erkene çektim."

Başını salladı, daha fazla kurcalamaması gerektiğini fark etmişti sanırım.

"Türk gibi görünmüyorsun," diyerek araya girdi, erkeklerden biri. "Ne kadar daha burada kalacaksın?"

"Üniversiteyi de burada okuyacağım," dedim ve önümdeki kokteylden bir yudum aldım. "Ondan sonrasına bakacağım."

"Üniversitede ne okuyacaksın?"

"Belki-" Duraksadım. Belki sporcu bursu alırım, diyecektim ancak cümlemi yuttum. "Tam karar veremedim ancak belki mimarlık?"

Aramızda daha fazla konuşma geçmeden kendi aralarında muhabbet etmeye başladıklarında rahat bir nefes aldım. Şimdiden sıkılmıştım.

Aradan birkaç saat geçti, her şey aynı devam etti.

"Sıkıldın, değil mi?" diyen Aiden'ı duyduğumda gözlerimi ona çevirerek başımı salladım.

"Evet," diyerek onu onayladım. "Ne zaman kalkacağız?"

"Sophia'nın kalkacağını zannetmiyorum," dedi. Ardından elindeki viskiden bir yudum daha aldı. Çok fazla içmemişti, hatta neredeyse elindeki kadehten başka içki içmemişti. Sarhoş olmaktan veya içkiden hoşlanmıyor olmalıydı.

"Beni götürebilir misin?"

Kaşlarını kaldırdı. "Eve mi?"

"Eve olur, başka, daha sakin bir yere olur," diyerek omuz silktim. "Sadece buradan çıkmak istiyorum. Çok sıkıldım."

Birkaç saniye düşündü, ardından umursamazca omuz silkti. "Our, ben de daraldım zaten."

Sophia'ya haber vererek bardan ayrıldık. Sophia kendisi gelebileceğini söylemişti.

"Nereye gitmek istersin diyeceğim ancak bu şehirde pek fazla sakin yer olmaz," diyerek arabayı çalıştırdı. "İstersen Central Park'a gidebiliriz?"

Omuz silktim. "Daha sakin bir yer?"

"Ufak parklar, belki?"

"Olur," diyerek geriye yaslandım.

Sanırım Aiden'la aramızdaki soğukluk da kalkıyordu.

tanrım, çok kararsız kaldım. beynimde yine iki son oluştu ve ben karar veremiyorum.

Cheiro No CangoteHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin