Yenilik

108 13 2
                                        

General Albert bütün bu olanlardan dolayı Sam ve bana öfke kusuyordu. General öfke nöbetindeyken Sam ve ben revir odasının koltuklarında otururken yüzümüze ve kollarımıza uyuşturucu sprey sıkıp buz tutuyorduk.  Açıkçası bize kızmak konusunda oldukça haksızdı. Ne de olsa saldırı bir anda gerçekleşmişti ve bizimde ona haber vermemiz tabii ki mümkün olmamıştı. Fakat General bunun dışında başka bir şeye kığındı fakat ne Sam ne de ben bunun ne olduğunu anlayamadık. General odadan hışımla odadan çıktı ve bizi düşüncelerimizle baş başa bıraktı. Düşüncelerimden sıyrıldıktan sonra Sam’e doğru dönüp ona bir bakış attım. Oldukça düşünceli ve kızgın görünüyordu. ‘’ Sam bir sorun mu var?’’ Sam uykudan uyanmış gibi irkildi ve bana döndü. Siyah gözlerinden düşünceleri görülebiliyordu. ‘’ Üzgünüm Anita… Sadece…’’ Bir süre durdu, ardından konuşmayı sürdürdü. ‘’Arkadaşlarıma zarar verilmesini izlemekten bıktım.’’ O an Sam’i çok iyi anlıyordum ama sessiz kalmayı tercih ettim çünkü söyleyebileceğim en iyi şey ‘’ Seni anlıyorum.’’ olurdu, bu da bana kalırsa oldukça sıradan. Fakat benim için konuşmak önemli değildi. Sam onu anladığımı biliyordu, bunu hissediyordum. Bir süre sessizce oturduktan sonra ‘’Sam, burada bulunma amacımı biliyorsun ve bu amacı gerçekleştirmeden beni başınızdan kovamayacaksınız. Şimdi gidip General’le konuşacağım. En kısa zamanda her şey bitecek. Lütfen bana inan.’’ dedim. Sam oldukça içten bir sesle ‘’ Sana inanıyorum, Anita.’’ dedi. Ardından ben gitmek için ayağa kalkarken Sam de arkamdan kalktı. Birkaç saate görüşürüz, demek için arkamı döndüm. Birden olan oldu. Sam’e yüzümü döndüğümde tek kelimeyle o siyah gözlerindeki kaygıyı fark ettim.  Ve birden Sam’e sarıldım.  Bunu neden yaptığımı gerçekten bilmiyordum. Daha önce de bir iki kere Sam’e sarılmıştım ama bu gerçekten çok farklıydı. Birkaç saniye sonra durumun farkına vardım, hızlıca geriye çekildim.  ‘’ Ben…ben, çok üzgünüm. Sadece… Bir an için…’’ Ağzımda bir şeyler geveledim ama anlatmak istediğimi anlatamadan Sam beni susturdu. ‘’ Aslına bakarsan iyi geldi.’’ dedi. Ben de ‘’ Ne de olsa arkadaşlar teselli sarılması yapar.’’ dedim. O da alçak sesle onayladı. ‘’ Evet, arkadaşlar…’’

General’in odasına giderken kafamda sadece bir şey vardı. Sam’e sarılmıştım ve bunu neden yaptığımı bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı. Sam de buna itiraz etmemişti.  General’in kapısının önünde biraz tedirgin bir şekilde bekliyordum. Henüz kapıyı çalmamıştım. Gri duvarlı koridorları izliyordum ve duvarların beyaz kapıyla yaptığı zıtlığı izliyordum. Sonunda kapıyı çalabildim. Bir süre bekledikten sonra içeriden ses gelmeyince kapının kenarında bulunan el okuma radarına elimi koydum.  Birkaç saniye sonra metalik bir ses ‘’ HOŞGELDİN, Anita. General seni bekliyor.’’ dedi. General beni mi bekliyordu? Nasıl mümkün olabilirdi ki, beni çağırtmamıştı. Ben de ona geleceğimi haber vermemiştim.  Hızlıca düşüncelerimden sıyrıldım ve içeri girdim. Bunu öğrenmenin bir tek yolu vardı. General masasının başında oturmuş tablet-dosyaları inceliyordu. Hızlıca birkaç dosyaya göz attıktan sonra konuşmaya başladı. ‘’ Anita, lafı uzatmayacağım. Seni buradan uzaklaştırmak zorundayım.’’ dedi. Şok olmuştum ve olduğum yere sabitlenmiştim. O ana kadar General’i hep bir baba olarak görmüştüm ama o an sadece hayallerinizi yıkan kötü bir öğretmendi. General konuşmasını sürdürdü. ‘’Anita, çok üzgünüm ama seni hiç zaman kaybetmeden başka bir üsse yollamalıyım.’’ Hiç tereddüt etmeden konuşmaya başladım. ‘’ Efendim, bir yanlışım mı vardı, beni neden uzaklaştırıyorsunuz?’’ General bana cevap vermek yerine kendi bildiğini okudu. ‘’ Merak etme, bu da doğu üssü hem çok daha güvenli, daha teknolojik. Ayrıca orada Avatar eğitimine daha kolay devam edebileceksin.’’ Sinirlenmeye başlamıştım. ‘’ Efendim, soruma cevap veriri misiniz? Beni neden gönderiyorsunuz?’’  General de yavaş yavaş sinirlenmeye başlıyordu. ‘’ Anita…’’ Lafını hızla böldüm. ‘’ Hayır! Beni en başında buraya getirdiniz. Dış dünya hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Hala tam olarak kim olduğumu bilmiyorum. Güvendiğim herkes de burada. Ve şimdi siz beni gönderiyorsunuz. Burada bir gariplik var General ve doğruyu öğrenmeyi talep ediyorum.’’ dedim. General ‘’ Bak ben senin buradan gönderiyorum. Sen istesen de istemesen de. Çok üzgünüm…’’ dedi. Sesinden sinirli olduğu belli oluyordu. Fakat ben öfkeden delirmek üzereydim. ‘’ Asıl ben üzgünüm.’’ dedim ve odayı hızla terk ettim. General’in odası ana koridora bağlanıyordu. Teknoloji ne kadar iyi olsa da yalıtım pek fazla gelişmemişti. Bu nedenle kapıdan dışarı adımımı atmamla herkesin yüzünün bana dönmesi bir oldu. Anlaşılan biraz fazla ses çıkarmıştık.  Etrafımdaki insanlar dehşetle bana bakıyorlardı ve büyük ihtimalle de kavga etmemize neden olan olayı merak ediyorlardı. Bana bakan yüzlerin arasında Joe da vardı ve yavaşça, kalabalığı yara yara bana doğru geliyordu. Fakat ben hızımı kesmeden yürümeye devam ettim.  Joe bana bir şekilde ulaştı ve ‘’ Anita, neler oluyor?’’ dedi. ‘’ Yakında anlarsın.’’ diye fısıldadım. Öfkeden bana sataşan ilk insanı parçalara ayırabilirdim.  Ana koridorun sonuna gelmiştim ve çıkan fısıltıları umursamayarak odaların olduğu yere yönelmiştim. Tam koridordan dönecekken beni sinir eden bir ses geldi. Bunlar Leo’nun arkadaşlarıydı. Büyük bir ihtimalle Leo ile düşman olduğumuzu ve onu bir göreve çıkarttığımı biliyorlardı. Fakat Leo’ya ne olduğunu bilmiyorlardı ama ne uğruna olursa olsun onun intikamını almak istiyorlardı. Sesin sahibi oldukça kaslı, asker traşlı ve siyah saçlı bir çocuğa aitti. ‘’ Kesin buradan atıldı. Zaten beceriksizin tekiydi.’’ dedi. Beni kızdıran en son söylediği oldu. ‘’ Ne de olsa o sadece bir kız.’’ Hışımla arkamı döndüm. ‘’ Hey Lee, ne kadar iyi olduğumu düşünmek senin gibi birine düşmedi. Ayrıca söyleyecek bir şeyin varsa lütfen suratıma söyle.’’ dedim. Lee kendi arkadaşlarına sırıttı ve ‘’ Hadi ya, bu kararı sen mi vereceksin?’’ diye sordu. ‘’ Sen canına susamışsın.’’ dedi. Arkadaşlarına dönüp baktıktan sonra cevap verdi. ‘’ Evet susadım. Gelip işimi bitirsene… PRENSES.’’ O son kelime tepemin tasının atmasına sebep olmuştu. Konuşurken aramızdaki mesafe kapanmıştı. Şimdi benden sadece birkaç metre uzaktaydı. Onun o kendini beğenmiş yüzünü yakmak istiyordum fakat bir anda durdum. Bu saçma adamla kavga ederek bir şey kazanmayacaktım ve güçlerimi de boşuna harcayacaktım. ‘’ Biliyor musun? Kendimi yoramam. Sana değmez.’’ dedim. Adam şaşırmıştı. Belli ki bir kavga bekliyordu.  ‘’ Tamam o zaman ilk ben adım atarım.’’ dedi ve ben dönüp uzaklaşırken üstüme atıldı.  O sırada olanlar benim için ağır çekimde gelişti. Adam belime yumruk atmak için gelirken ellerini henüz bana vuramadan tuttum ve kendimi geriye doğru savurdum.  Kısaca koca cüsseli adamdan destek alarak geriye doğru takla atmış oldum. Havadayken saç örgüm gözümün önünden uçuşmuştu. Bir elimi dere koyarak yere indim. Bizi izleyenlerin şaşkınlığı bir kat daha artmıştı. Açıkçası o an tam olarak ne yaptığımı ben de bilmiyordum.  Ayağa kalktığımda saldırmaktansa yoluma devam etmeye karar verdim. Arkamı döndüm ve kimseyi dinlememeyi kafama koydum. Ta ki Lee sözlü saldırıya geçip ‘’ Prenses, prensine koşuyor. Fakat hangisine gideceğini kim bilir.’’ diyene kadar. O an amacım Lee’nin yüzünü yakacak güzel bir ateş topu göndermekti. Yani en başta yapmam gerekeni yapacaktım ama işler benim istediğim gibi olmadı. Onun yerine hiç bilmediğim bir şey oldu. Elim düz duruyordu. Bir anda normal bir sıcaklık duygusu hızla geçti ve parmaklarımın uzundan yıldırım çıktı. Odada mavi bir parıltı belirdi. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti. Ondan sonra tek gördüğüm yerde kolunu tutarak yatan Lee oldu. Ayrıca herkes nefesini tutmuş bekliyordu. Odadan dehşetle çıkarken bir sürü farklı ses duyuyordum. Lee’nin kıvranması, onun arkadaşlarının konuşmaları, diğerlerinin fısıldaşmaları ama beni en çok şok eden en son duyduğum cümle oldu. ‘’ O bir canavar.’’

 Koridorda amaçsız bir şekilde yürüyordum ve az önce ne yaptığımı düşünmekten kendimi alamıyordum. Kafamda bir sürü soru vardı. Tabii ki Avatar Aang ile konuşmalıydım ama o an bunu yapabilecek gücüm yoktu. Anlaşılan yıldırım çıkartmak fazla enerji harcamama neden olmuştu.  Hem zaten öfkeliydim de. Etrafımdaki şekillerin yavaş yavaş dönmeye başladığını hissedebiliyordum.  En yakındaki odanın kapısına vurdum ama açan olmadı. Büyük bir ihtimalle üssün yarısından çoğu olanları izlemek için ana koridordaydı. Oda 726. Birkaç oda sonra Sam’in odası vardı. Koşmayı bırakalı çok olmuştu. Sadece ayaklarımı yerde sürüyordum ve varmak istediğim yere varmaya çalışıyordum. Oda 728. Kapıyı son kalan bütün gücümle çaldım. Etraf iyice kararmaya başlamıştı . Renkler ve şekiller birbirine giriyordu. Kapıyı kimin açtığından emin değildim çünkü kapının açılmasıyla kapıyı açanın üstüne yığılmam bir oldu.

Arkadan Gelenler (#Wattys2015)Bağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin