'Wattys 2019 Fantastik kategorisi kazananı'
(Baş Şeytan Serisi'nin ilk hikayesidir.)
Şeytanlar, doğumlarından önce belki diğer tarafı seçerler diye içlerine erişmiş küçük iyilikle bazı zamanlar merhamet ederlerdi ama bu eylemleri ateşle sırtlarına k...
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
꧁꧂
Ne su altındaydım, ne de nefessiz kalmıştım ama havanın beni boğduğunu hissediyordum. Kardeşlerimi, insan zihinleri, ülkeyi, hatta kısa bir anlığına dünyayı bile yönettim ama kendimi dizginleyemedim. Her şeyin farkında olup duramamak beni yiyip bitiriyordu. Sorabileceğim kimse yoktu; belki Namaah bana anlatabilirdi, bilgili olduğunu duymuştum fakat ne kadar çabalasam da ulaşamıyordum ona.
Bir tereddüt sezdiğimde kaşlarımı çatarak gelen kişiye odaklandım ve Lunor değil de Darian olduğunu fark ettim. Savaştan dönüşlerinin üç saatten fazla bir süre alacağını ummuştum ama buradalardı.
Kapı açıldığında içeri girdi, ben de ayağa kalktım. Kapatıp birkaç adım atmadan bekledi, dimdik duruşu omuzlarına bindi. Yeşil halkaları zayıflamış, eski haline dönmüştü. Üzerinde kan ve yırtıklar vardı, yüzü kuru toprağa bulanmıştı. "Köylülere güvence ve kurtaranların adı verildi. Ekinlerin ve hayvanların bir kısmını saraya vermek istediler, minnetlerini ellerinden geldiğince belirtmeyi teklif ettiler. Onlara haber göndereceğimizi söyledim." Soru sormama gerek kalmadan aklımdaki her şeyi cevaplıyordu. "Savaşçılar temizleniyorlar."
"Ve sen temizlenmeden buraya geldin?" dedim, sorarcasına.
"Durum raporu vermem gerektiğini düşündüm."
"Gidebilirsin." Birkaç saniye daha orada durduğunu, hareket etmediğini fark ettim. "Söylemek istediğin başka bir şey mi var?" Cevabını beklemedim. "Kraliçenize ne yapacağımı mı sormak istiyorsun?"
Zihnine girmek, sorusunun bu olup olmadığını anlamak istedim çünkü hiçbir şey belli etmemiş ya da beni onaylamamıştı. Kendimi durdurup hoşuma giden gizemini bozmayarak aynaya döndüm, örülü saçlarımı açmaya başladım. Bu, gitmesini söylemenin bir diğer yoluydu ama kalmayı seçti.
"Onun için çok uğraştılar." dedi, parmaklarımın arasında güzelliğini kaybeden örgülere ithafen.
"Ben de hiç uğraşmadan açıyorum." Yavaşça gülümsedim. "Emeklerin karşılığı hep böyle verilir." İç çektim. "Gidecek misin yoksa soyunmamı da izleyecek misin, Savaşçı?" Gerildiğini, göz ucuyla fark ettim. Onu rahatlatmak, belki biraz da kanına girmek amacıyla konuyu değiştirdim: "Öyleyse otur, Savaşçı. Eğer kalacaksan sorular soracağım. Senin de olduğunu hissediyorum."
Odanın ortasına doğru adımlarken onu aynadan izledim. Etrafa baktı, ayağının ucundaki dağınıklığın üzerinden geçerek açık pencereden manzaraya baktı. O da benim gibi yüksekten izlemeyi mi seviyordu? Çünkü hep uzaklara baktığını fark etmiştim. Düşüncelerinin cevaplarını okyanusun çizgisinde ya da ormanın derinliklerinde arıyordu belki de.