Yaslandım, sırtımı Antonio denen çocuğa dönerek camdan dışarı baktım. Geçtiğimiz evleri tek tek sayıyordum. Yabancının biri tarafından sonunu bilmediğim bir yola çıkmak eskiden beni korkutabilirdi. Şimdiyse her şey önemini yitirmişti.
Arkadaşım ölmüştü.
Antonio'ya bakılırsa pek sorun olmuşa benzemiyordu. Kısık sesle çaldığı ıslığıyla ve gülümseyen yüzüyle sıradan, mutlu insanlar gibi görünüyordu.
Bu yüzden ona bakmaya dayanamayıp arkamı dönmüştüm. Onların zayıf olduğunu düşünmekle hata etmiştim. Beth de öyle tahmin etmişti. Sonuç ikimizin de yanıldığını göstermişti.
Antonio radyoyu açtı. İstediği tarzda bir müzik bulma arayışına girmişti. Haberleri, hediye çekilişini ve ürün tanıtımını geçti. Tiz sesler de bir gelip gidiyordu.
Arabanın içi her geçen saniye nefes alınması zor bir hale geliyordu. Camı açtım.Temiz havayı özlemle içime çektim. Ne kadardır yoldaydık? Saate bakmamıştım. Pek önemli de değildi zaten. Antonio ıslık çalmayı bıraktı. "Atlamayı planlamıyorsun, değil mi?"
Görmezden geldim. Onun görevi beni alıp Konseye götürmekti, çene çalmak değil.
Gözlerimi yumdum.
İlginçti -ki ilk kez ağlamamıştım.
Beth'in görüntüsü karanlık göz kapaklarımı aşıp tekrar belirdi. Aynı olayı kaç kere yaşamıştım bilmiyordum ama şu anki tek tesellim arkamızdan gelen arabada Brad'in olduğuydu.
Beth'in sesi zihnimde yankılanıyordu: İnandığım şey uğruna ölmek istediğimi anlamam fazla uzun sürmedi.
Tıpkı Liam gibi.
"Liam gibi." diye mırıldandım.
"Ne?" dedi Antonio. Camdan yansımasına baktım. O daha önce akıl etmişti.
Yanımdaymış gibi Beth'in sesi Antonio'nunkini geçti, her yerde duyabileceğim yükseklikteydi.
O olmadan başa çıkamayacağımı biliyordum.
Liam için yaptığı konuşma öleceğini aylar öncesinden biliyormuş havası veriyordu. Birinin öleceği gün için yaptığı konuşma gibiydi. Uzun zaman sonra ilk kez ürperdim.
"Keşke Brad Laurent'ı alsaydım, en azından konuşurdu."
Antonio'ya baktım. Gri saçlı çocuk kadar gevşek değildi, aksine Brad için ciddi ve -nereden çıktıysa- tartışmaya açık bir şekilde konuşmuştu.
Evet, kafanı o mutlulukla sarıldığın direksiyona çarparken konuşurdunuz.
Dizlerimi çeneme kadar çektim, kollarımı bacaklarıma doladım. On beş dakika kadar önce, apartman ve dükkanlar seyrekleşmeye başlamıştı.
Wintsorf'ı geçtik. Şehirden ayrılırken oranın restoranına uğradığımızı anımsadım.
Ağustos sıcağında babama kalabalıktan uzak bir hafta için dil dökmüştüm. Sonunda dayanamamıştı. O zamanlar Lissa yoktu. Sadece Becky ve kurtulmak istediğim Hunter vardı. Şimdi, ikisini de tanıdığımdan şüphe duyuyordum. Onlarla geçirdiğim yılları hatırlatınca içimde bir parça -normal biri olmayı arzulayan kısmım- onları kıskandı.
Becky, tamam babasını kaybetmiş olabilirdi fakat yanında önü önemseyen biri vardı. Kan bağı olan, öz bir anneye sahipti.
Hunter da bilokasyonu kullanıyordu, Konseyde kalıyor, takip edilmiyor, düzenini kurduğu şekilde yaşıyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kontrol (2)
Ciencia FicciónArkamı döndüğümde görmeyi umduğum son kişi orada duruyordu. Dağınık saçları, beni her gören kişide olan şaşkınlık ve bir çift siyah göz. Bütün beklediğim bu değil miydi? Koşup kollarına atılmam gerekiyordu. Tabii gerçek olsaydı. Brad bana doğru iki...
