Mark'ın kolundan tuttuğum gibi peşimden çekiştirmeye başladım. Jongin arkadan bir şeyler söyledi. Ona kulak asmayıp koridoru geçerek o boş odaya götürdüm.
Beyaz saçlı çocuk bize şaşkınca bakarken Mark ona bir işaret yaptı ve hızla odayı terk edip kapıyı kapattı.
Alaca karanlık ortamda hırsla ona baktım.
"Beni tanıyordun."
Cevap vermedi.
Beni sadece izledi. Sakince.
"İnanamıyorum. Heeyoung'a sen mi söyledin benim evime saklanmak istediğini? Dur." Diye mırıldanıp duraksadım ve yine aklımda birleşen her şeyle durgun ifademle ona döndüm.
"Bilerek düşürdün anahtarını." Dedim.
Derin bir nefes aldığında omuzları yükseldi. Gözleri çevrede gezinirken olanları aklım almıyordu. "Sırf benimle bağlantın olsun diye tesadüf süsü vererek anahtarını düşürdün. Tıp okuduğumu zaten biliyordun. Her ne haltlar karıştırıyorsan içine beni de dahil etmek istedin. Bunu bana güvendiğin için yaptın çünkü hayatım dümdüzdü. Seni anlatacağım kimsem olmadığı için beni seçtin. Yalnız biri olduğum için. Tanrım... sen tam olarak nasıl birisin?"
Bana bir adım yaklaşıp mesafemizi kapattığında geriledim.
"Renee..."
"Benden ne istiyorsan en başta evime düzgünce girip kapıyı çalarak isteyebilirdin. Her ne yardım istiyorsan. Ama bu... şeytanın aklına bile gelmez. Sen benden tam olarak ne istiyorsun Mark. Kendine oyuncak arayan o erkeklerden misin yoksa?"
"Hayır." Kaşlarını çattı. "Ben seni oyuncak olarak görmüyorum. Saçmalıyorsun."
"O zaman anlat. Anlat lanet her şeyi bilmek istiyorum."
İleriyi işaret ettiğini gördüğümde oradaki koltuğu fark ettim.
Iki kişilik koltuğa yan yana oturup araya mesafe koyarak düzenli nefesler almaya çalıştım. Her şeyi oluruna bırakmak istediğim anda bir yığın şey dökülmüştü meydana.
Şimdi bunları nasıl toplayacaktım?
"Sandığın gibi kirli işler yapmıyoruz. Uyuşturucuyu üretmiyoruz. İmha ediyoruz. Geçen yaz en yakın arkadaşımız bu bataklığa düştü ve kullandığının haberini alamadan onu kaybettik..." durdu. Bunu duyduğumda endişeyle midem kasılmıştı. Sertçe yutkunduğunu sessiz odada kolayca duydum. "İsteyerek başlamamış. Sırf onu kullanabilmek için vermişler. Ne olduğunu bile bilmiyordu belki 17 yaşındaydı henüz..."
Git gide anlatırken zorlanan sesini temizlemeye çalıştı. Göz ucuyla ona baktığımda karşı duvarı izliyordu öylece.
"Sonra bunu öğrendiğimizde araştırdık. İçeride bilgisayar başındakilerin işi bu. Kameraları hacklediler... adamların telefonlarını, bir süre telefon konuşmalarını dinledik. Ölen arkadaşımızın telefonu ve özel eşyaları ortadan kalkmıştı. Ama ona uyuşturucuyu verenlerin telefonlarındaki silinen mesajlar dahil dökümanlar halinde elimize geçtiğinde, her şeyi anlamıştık. Bu sadece başlangıçtı. Sırf uyuşturucuyu bırakmak istediği için ölmüş. Yüksek düzey vermişler ve... Telefon kayıtlarında bir laboratuvardan bahsediliyordu. Onu bulmak zamanımızı aldı. Hani o çok sakin ve kendi halinde dediğin Bay Kim var ya..."
Hızla ona baktım. O da bana döndü ve esrarengiz bir şekilde gözlerini yüzümde gezdirdi.
"Ondaki anahtarlar uyuşturucuyu yaptıkları laboratuvarın anahtarlarıydı. Laboratuvar kütüphanenin altında. Dahice değil mi? Bu yüzden polise gitmedi anahtarı çalınınca. Çünkü biliyordu birilerinin onun peşinde olduğunu. Polise gitse kütüphanede parmak izi aranacaktı. O Bay Kim her şeyi çok titiz hazırlamış olsa da bir şeyden yakalanacaktı. Aşağıdaki değerli laboratuvarı bir şekilde şüphe altında kalacaktı. Bu yüzden sessizce oturduğu yerde kaldı."
Tepki veremedim.
Bütün bunlar, ben ciddi anlamda haberim yokken mi olmuştu?
Bay Kim... nasıl olabilirdi?
"Anlamıyorum. Bay Kim tam olarak..."
"Üretici. Şehirdeki uyuşturucunun tek adresi. Her türlü yapıyorlar. Kristal, sentetik, toz... Onları enseletebilmemiz için kütüphaneden biri gerekiyordu. Chae olmazdı. Jungkook bize bir ara yardım etti ama Chae ile tanışınca bıraktı. Sonra seni fark ettim kütüphaneyi izlerken. Sakin bir hayatın vardı. Sana hep yalnızlığına dön diyordum belki gidersin ve bu iş için uygun değilsindir diye. Ama gitmek istediğinde bile seni bırakmak istemedim. Özür dilerim." Dedi mırıldanarak.
"İşine yarayacağımı biliyordun değil mi?"
Gözlerini sıkıca kapatıp derin bir nefes alarak açtı. "İşime yarayacağından değil Renee. Sende bir suçluya bile merhamet edecek temiz bir kalp vardı. Beni hırsız sanarken bile bana kötü bakmadın. Sendeki özelliği gittikçe daha çok fark ettim ve şimdi buradayız."
Sözlerine karşı önüme dönüp sırtımı koltuğa yasladım. Kendime dönüp değerlendirme yapmaya başladım.
Ben onu hırsız zannederken, ona yine de iyi mi davranmıştım?
Öyleydi.
Onu merak etmekten ölecektim. Hayatımdaki tek hareketlilik onun bir anda hayatımda belirivermesiydi. Dikkatimi çekmemesi imkansızdı siyahlarıyla. Çocuksu yüzüne rağmen keskin bakışlarıyla, herhangi birinin dikkatini çekemeyecek gibi değildi.
Ben kimdim?
Beni bu kadar mı tanıyordu. Sadece tıp okuyan, kütüphanede çalışan yalnız biri olarak mı?
"Beni ne kadar tanıyorsun Mark?" Dedim ona bakamadan.
"Seni, tanıyorum diyemeyeceğim kadar tanıyorum. Renee bir sorun olur mu?"
Kafamı iki yana salladım. "Bu işime gelir."
"Pekala. O uyuşturucu bataklığını çökertmemiz için bize yardım edecek misin?"
Ona baktım.
Ben ne istiyordum hayattan?
Hep yalnızlık ve sessizlik içinde huzurla yaşayabilmeyi istemiştim.
Peki başkaları için ne istemiştim?
Hiç bir şey.
Benim huzurla yaşayabilmem için başkalarının da huzura erebilmesi gerekiyordu.
"Ne yapacağım Mark?"
"Ölen birinin rahat uyumasına yardım edeceksin Renee."
