"Kristallerin imhasında yanıcı madde kullandığını bilmiyordum. Havaya uçmayacağımızın garantisini verebilir misin? Çünkü her an patlayabilir gibi görünüyorlar. Şeyi biliyor musun? Patlayan şekerler. Hah. Onlar gibi. Dilinde tükürüğünle birleştiğinde patlamaya başlarlar ama bir yandan da boğazından burnuna kaçacak ve patlayacak diye korkarsın. Onun gibi. Kimin aklına gelir ağzında bir şekerin patlaması ki?"
"Canın şeker mi istedi? Çünkü geldiğinden beri kristalleri şekere benzetiyorsun. Seni burada yalnız bırakmaktan korkuyorum." Dedi Jongin maskesini çıkarırken. "Niye bu kadar çok konuştun ki? Yapacağım şeyi unuttum."
Dudak büzdüm. "Bilmiyorum."
Sıkıntıyla nefes verdiğinde yakma işlemini bitirdiğinden eldivenleri çıkarıp çöpe attı. "Yeter. Eve gitmem gerek. Sonra görüşürüz." Diyerek çıkmak için hazırlandı.
Sanırım ailevi birkaç sıkıntısı varmış. Gelirken Mark'ın ağzından ancak bu kadarını alabilmiştim. Susma yemini etmiş gibiydi. Kendi hakkında bile neler olduğunu tam olarak bilmiyordum.
Elim ben farkında olmadan boynumdaki kolyeye gittiğinde, Jongin'in bakışları bana dönmüştü. "Hey, kolyen marjinalmiş."
Kaşlarım çatıldı. "Bu konuda teşekkür edememiştim." Diye mırıldandım.
"Ne konuda?"
"Kolye konusunda. Yani hepiniz adına vermişti ama..."
Kaşları havalandı. "Kim hepimiz adına vermişti? Ben bir şey aldığımızı hatırlamıyorum. Kim verdi ki bunu sana?"
Duraksadım.
Bunu Mark hepsinin adına vermemiş miydi bana?
"Her neyse. Yarın görüşürüz." Sırt çantasını koluna takıp kapıdan çıktığında ben kalakalmıştım.
Kolyeden kimsenin haberi yok muydu yani?
"Bonjour yaa."
Kapının aralığından dağınık siyah saçları ve kocaman açtığı gözleri göründüğünde irkildim. Ama istifimi bozmayıp ona boş boş baktım.
O da hafif gülen bir suratla içeri girerek tezgahın karşısında durdu. Şimdi tezgahın iki ucunda karşı karşıya bakıyorduk.
"Yine mideni hamur işiyle mi doldurmak istersin yoksa evine gidip mükemmel yemekler yaparak bayram ettirmek mi?"
"Mark. Kolyeyi hepinizden hediye sanıyordum." Dediğimde gülen dudakları duraksadı ve kaşları çatıldı.
"Öyle zaten. Rüya falan mı gördün? Ne oldu?" Yalanı beni bozguna falan uğratmamıştı. Resmen artık yalan söylenilmesine alışmıştım.
Ancak bunu neden yalanladığını anlayamıyordum. Kolyeyi bana ne amaçla vermişti ki?
"Unut gitsin. Eve gitmek istiyorum." Diye mırıldandıktan sonra önce eldivenleri çıkarıp çöpe attım. Sonra önlüğü ve maskeyi de atıp çantamı ikili küçük koltuğun üzerinden alarak koluma taktım.
Ona döndüğümde öylece duraksamış bir şekilde bana bakıyordu. Anlam vermeye çalışan şaşkın bir yüz ifadesiyle.
"Ne demeye çalıştın sen? Kolyeyi hepinizden hediye sanıyordum falan ne demek?"
"Belki de sadece rüyaydı. Mark. Hepinizden hediye. Bir sorun yok. Anladım. Şimdi gidelim."
Gözlerini kırpıştırıp etrafa bakındı. "Chae noona ve Jungkook hyung geleceklermiş. Geçen gün barda beni gördüler. Sen hatırlamazsın ama Chaeyoung seni arabaya götürüyordu. Jungkook hyung da beni arkanızdan gelince gördü. Bir sorun olup olmadığını sordu ama o sıra sen tabi düşmekle meşguldün. Pek kalamadılar. Şimdi de gelip bir konuşmak istiyor." Diye mırıldandı kaşlarını kaldırıp beklentiyle bakarken.
"Hatırlamıyorum. Gelmeleri uzun sürer mi? Eve gitmek istiyorum da."
"Yok alt katta yaşıyor-"
Gözlerim şaşkınlıkla açılırken aklıma o gün Chae'nin, Mark için Jungkook'un yaşadığı apartmanda yaşıyor dediği geldi.
Bunu nasıl unutabilirdim ki?
Mark'ın sözleri kapı ziliyle kesildiğinde yine şaşırdım. Çünkü bu eve normal olarak girildiğine ilk kez şahit oluyordum.
Mark hızla dönüp ilerlemeye başladığında onu takip ettim. Kapüşonsuz bir kazaktı üzerindeki ve onun arkasından takip ederken ensesi görüş alanımdaydı. İyi traş edilmişti. Bunun hakkında ne düşünebilirdim? Dikkatimi dağıtmaya yetecek kadardı.
Kapıyı açtığında aslında koridorun ortasında durmuş olduğumu fark ettim. Kapıdan Chae ve Jungkook çıktığı gibi de onlara yaklaşıp Chae ile kucaklaştım.
Burnuma hoş bir koku doldu. "İthal doktorluk nasıl gidiyor?" Dedi gülerek.
Ondan ayrılıp, "İdare etmeye çalışıyorum." Diye mırıldandım. Mark ve Jungkook kapının girişinde kendi aralarında konuşmaya başladıklarında Chae bana içeri doğru gitmek için işaret etti.
Salondaki manzara her zamanki gibiydi. Pizza kutuları açılmıştı ve çocuklar orta sehpada birbirleriyle dalga geçerek yemeye devam ediyorlardı.
Ikili koltuğa oturduk Chae'yle. "Bunlar nasıl kilo almıyorlar? Ben cidden şaşırıyorum bak. Ne bileyim sivilceleri falan da yok." Chae'nin fısıltısını Jisung duyduğu gibi dönüp bize baktı.
"Biz sadece iş olduğunda böyleyiz. Mesela şu an Bay Kim'i ve evini izliyoruz. Sonra izlediğimiz birkaç yer daha var. Ama bundan önce spor salonunda barfiks çekiyordum." Dediğine gülerken arkama yaslanmıştım. Sanırım bu evde kalmıyorlardı. Sadece işleri olduğunda geliyorlardı. Hepsinin ayrı bir hayatı olduğu belliydi.
"Ben geliyorum." Diyerek ayaklanıp Chae'ye gülümsedim.
"Nereye?"
Sıkıntıyla nefes verdim. "Tuvaleti bulmaya gidiyorum. Bilirsin saatlerdir minik laboratuvardan çıkmadım ve mesanem..."
Çocuklar gülüştüler. Bunu söylemeyi planlamamıştım ve hepsine göz devirip koridora çıktım.
"Mina. Evet. Konuştum."
Mark'ın sesi kapının önünden değil, yangın merdivenlerine çıkan odadan geliyordu. Bunu hemen anlamam uzun sürmemişti. Kaşlarım çatılırken gerginlikle kapıya yakın duvarda duraksadım.
Yine o kızın adı anılmıştı.
"Emin misin?" Dedi Jungkook, fısıltısını neredeyse duyamayacaktım.
Mark güldü. Bu kıkırtıyı daha önce duymadığıma emindim. Neden bu kadar içten gülmüştü ki?
"Saçlarını pembeye boyayabilir ama gözlerindeki ben Bay Kim'in kızıyım benzerliğini silemez hyung."
Mideme atılan gerginlik yumruğuyla sırtımı yasladığım duvarda kalakaldım.
Bilmediğim, daha çok şey var mıydı derken bunu duymayı planlamamıştım.
