Cesur ol evlat. Aptal olma.'

4 0 0
                                    

Bilmiyorum…


Ama ben gözardı ettikçe düşüncelerim raydan çıkar hale geldi. İki gün önce severek yediğim yemekler
artık midemi bulandırıyor, okumak istediğim kitaplarbile ilk sayfadan sonra çekilmez bir hal alıyordu.
Sebebini bilmediğim bir his bütün hayat enerjimi çekip alıyordu benden. Beni bir çıkmaza itekleyip
duruyorbelki daha iyi olur diye düşünerek verdiğim kararlar beni içine çekerek daha ipe sapa gelmez bir
hale getiriyordu. Kendimi savunmasız bir av gibi hissediyorum. Sanki her an bu hayatta kalma oyununu
kaybedecek gibi. Bu durumdan sonsuza kadar nefesimi kesebilecekkadar sıkıldım bir şeyler yapmalıyım...
Üç gün olmuştu. Tamı tamına üç koca gün…Ve benimse tek yaptığım şey oyuncağı kaybolmuş iki
yaşındaki bir veletgibi yerinde durup mızmızlanmaktı. Birilerinin gelip bir şeyleri düzeltmesini
bekliyordum. Bir aptal gibi. Ne demişti babam bana?


‘Cesur ol evlat. Aptal olma.’


Sergilediğim bu davranışın cesaret kavramına uymadığı apaçık bir gerçekti.Ama bunun aptallıkla da
bir ilgisi yoktu. Ben sadece aciz hissediyordum. Buhayatta bana bir görev verilmiş ve ben o görevde
başarısız olmuşum gibi hissediyordum. ‘Her şey asıl şimdi başlıyor Atlas. Savaşın daha yeni başlıyor,
asıl şimdi uğruna yaşayabileceğin ve savaşabileceğin bir şey var elinde. Kardeşin var, hayatın varve
sana engel olacak hiçbir şey yok önünde. Cesur ol ve bu savaştan zaferle çık.’ İçimdeki bu ses bir
şeylerin farkına varmamı sağladı.


Haklıydı, başarmak zorundaydım. Kendim için, kız kardeşim için yapmak zorundaydım…
Bunca zaman boşu boşuna nefes alıp vermişim. Ciğeri beş para etmez köpeklerin beni ezmesine, böcek
gibi küçük bir şeymişim gibi görmelerine ben izin vermiştim. Artık kendi ayaklarımın üzerinde duracak ve
kız kardeşime de yaslanabileceği dayanıklı bir destek olacaktım. Bu savaşın komutanı da benim, askeri de.
Savaşacak olan da bendim, karar verecek olan da. Kendim için, en önemlisi Yaren için, geleceği için,
mutluluğu için savaşacaktım. Daha fazla onu bu rezil hayatta yaşatıp dünyanın güzelliklerinden mahrum
etmeyecektim…


Saatler geçmişti. Bir karar verip evi bütün geçmişin izlerinden neredeyse arındırmıştım. Banyodaki babama
ait olan kan lekelerini temizlemiştim. Artıkonun ölümüne ait bir iz veya bir leke yoktu. Salondaki o her
zaman köşede duran babamın koltuğunu odamdaki camın kenarına yerleştirmiştim. Yaren’in o çok sevdiği
dış kapıda duran saksılı çiçekleri de evin içine, salona koymuştum. Yaren eve hep çiçek koymak istese de
babam her defasında eve sarhoş gelip,çiçekleri gördüğünde onlardan nefret ettiğini ve bir daha evde çiçek
görmek istemediğini söylemiş ve bütün saksılı çiçekleri Yaren’in odasına götürüp gözlerinin önünde
kırmıştı.
Artık o yoktu..


Artık bu ev, ben, Yaren ve anılardan ibaretti. Yaren ne isterse ,o, bu eve
gelmeden hepsini alıp bu eve koyacaktım. Mutluluğu için her ne gerekiyorsacanım pahasına çalışıp
kazanacaktım. O da görecekti zamanla hayatımızın ne kadar güzelleştiğini.Yaren’in odasına girip
kıyafetlerini düzenlemiş ve götüremediği eşyalarını yerleştirmiştim. Az da olsa hala onun kokusunu
taşıyan bir elbisesi ve birkaçkazağı duruyordu. Hala o ilk gittiği günkü gibiydi her şey. Kokusu… Kiraz
çiçeklerinin yasemin ile birleşimi gibiydi. Hem ılık bir rüzgar ile gelen o koku cümbüşünü hemde
baharı getiriyordu koklayan insana. Bu kokuyu kim alsa yüzünde istemsiz bir tebessüm oluşacağına
emindim. Çünkü bende öyle olurdu. Ne zaman sinirlensem, kızsam veya içimdekiler birikip bir dağ
gibi omzuma binse Yaren’in odasına gider onun kollarında uyurdum.


O zaman her şey daha çekilir bir hale dönüşüyordu…
Aklımı kurcalayan tek şey şu an bundan sonra ne yapmam gerektiğiydi.Nerede çalışacaktım?
Nasıl yapacaktım? Nasıl okula gidecektim?

KÜLHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin