Yeniden birlikteyiz temas ailesi. Söz verdiğim gibi "özel" bölümle geldim.
Sizlerin de bildiği gibi final bölümü bazı sebeplerden dolayı kısa ve eksik olmuştu. Bu özel bölüm umarım eksik kalan taraflarını tamamlar.
Sizlerden beklentim bölüme oy verip genel görüş bildirmeniz
Keyifli okumalar...
Yağmurun ardından toprak, taze bir sakinliğe bırakmıştı kendini; sanki kasabanın bütün hırçın hatıraları yıkanıp süzülmüştü. İlkem ve Rüzgâr arasında, yılların kırgınlığı ve geçmişin yaraları olmasına rağmen, zamanla filizlenen bir sakinlik vardı. Başlangıçta birbirlerine karşı mesafeleri; kırgınlıkla, kuşkuyla ve kırılmış güvenle örülmüş duvarlardı. Her buluşma, o duvarlardan bir tuğlanın daha gevşemesi gibiydi - sert, temkinli, ama kaçınılmaz olarak ilerliyordu.
İlkem, öğretmenliğinin disiplinli, ölçülü yüzünü hayatın geri kalanına taşırken; Rüzgâr, yıpranmış özgüveninin altında nazik bir direnç barındırıyordu. İlk buluşmalarında ikisi de dengeliydi; cümlelerin ucunda bekleyen bir soru işaretiyle gülüyor, geçmişin sarsıntılarını birbirlerine değdirmemeye çalışıyorlardı. İçinden geçtikleri zaman ise, çağlayan gibi akıp giderken, onları her seferinde biraz daha oturmuş bir yakınlığa yanaştırıyordu.
Günler küçük ritüellerle örüldü. İki helva gibi tatlı, ama ağır bir usul ile. Küçük kafe köşelerinde paylaşılan kahveler; meslekten, kitaplardan, sıradan bir günün yükünü hafifleten şakalardan söz ederken, gözler bazen başka bir dille konuşuyordu. İlkem'in bakışı, Rüzgâr'ın eline değdiğinde titriyordu; Rüzgâr, İlkem'in yüzünde farklı bir şey görüyordu: güvenilmeye değer bir duruş. Bu duruş, yılların en yalın açığa çıkışıydı. Şimdi bunu saklanmıyorlardı.
Birlikte geçirilen akşam yürüyüşleri, kasabanın sokak lambalarının altında daha içten bir ritim kazandı. Rüzgâr, gençliğinin yıkıntılarından öğrendiği kırılganlığı doğru yere koymayı öğreniyordu; İlkem, duygularını açmakta tereddüt ederken, küçük itiraflarla yavaşça sığınak veriyordu. Her "iyi misin?" sorusu, bir başka "ben buradayım" cevabına dönüşüyordu. Onlar birbirine sadece sevgiliymiş gibi bakmıyorlardı; aynı zamanda birbirine bir yeniden doğuş şansı veriyorlardı.
Yaşanan romantik anlar, mutlaka görkemli olması gerekmeyen türdendi. Öğle aralarında paylaşılan bir sandviç, yağmur altında kısa bir kaçamak, gecenin geç saatlerinde sokakta durup gökyüzüne bakmak... Her an, birer kutsal yasa gibi korunuyordu; çünkü ikisi de biliyordu bu bağın ince bir halat gibi narin olduğunu. Geçmişin gölgesi sıklıkla onların üzerine düşse de, şimdi tercihleri farklıydı: savaşmak yerine birlikte güçlenmek. Birlikte savaşmayı reddedip, hayatla barışmayı seçmek belki de en büyük cesaretti.
İlkem'in gözleri, Rüzgâr'a baktığında bir zamanlar sakladığı çocukluk zaaflarını görürüyordu; Rüzgâr, İlkem'e bakarken kendi kırılmış parçalarının tamir edilebilir olduğunu fark ediyordu. İki insanın yavaşça birbirine dayandığı o günler, bir çınarın kökleri gibi birbiri içine geçti. Her "seni seviyorum" sözcüğü ağızlarından ağır çıkmıyor, ama gözlerinde büyüyordu. Korkular, öfke, pişmanlık; hepsi masanın üzerinde duruyordu; ikisi de onları tek tek alıp başka bir yere koymayı öğreniyordu.
İkili, zaman içinde kendi iç dünyalarında küçük ritüeller geliştirdi: İlkem, Rüzgâr'a her sabah bir kısa not bırakıyor; Rüzgâr, İlkem'in sevdiği eski plakları bulup çalıyor; gecenin geç saatlerinde çay içmek için pencere kenarında konuşuyorlar. Bu küçük ritüeller, geçmişin ağır yükünü bir nebze olsun hafifletiyordu. Onlar savaşmayı bırakıp, birlikte nefes almayı seçmişlerdi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SICAK TEMAS
ActionElleri bornozun kuşağına giderken bütün uzuvları titriyordu. Hala gözleri kapalıydı. Kuşağı çözdü bir omuz hareketiyle bornoz bedeninden kayarak ayakları dibine düştü. Her dokunuş ruhunda sarsılmalara neden oluyor, parmak uçları göğüs çevresinde da...
