Bölüm Yirmi Dört

72 8 0
                                        

Kısa sürede hızlıca yakınlaştığınız insanlardan bir gecede böylesine uzaklaşmak bu kadar kolay mıydı? O zaman insan bağları hemen kopabilen ince saç telleri gibiydi. Fakat Min ile aramda böyle bir olay geçseydi onu bu kadar kolay silebilir miydim? Eğer bu soruya yanıt veremiyorsam o zaman insan bağlarını saç teline benzettiğim teorimin üstünü çizmem ve şöyle düzeltmem gerekiyordu.

Kısa sürede yakınlaştığın insanların, seni tehdit edecek ilk hatalarında aynı hızla onlardan uzaklaşıyorduk.

Burnumun ucunu kaşındıran şeye parmağımı bastırdığımda gözyaşı damlası olduğunu fark ettim ve hemen yüzümü camdan tarafa çevirdim. Arabayı süren Sung Ja'nın ağladığımı fark etmesini istemezdim. Arabada çalan yavaş müzik ise beni istem dışı üzgün düşüncelere itiyordu. Elimi uzatıp şarkıyı değiştirdim ve şükür ki sıradaki müzik hareketliydi.

Dört gün önce bana atılan şizofren iftirasından sonra babamda kalmaya başlamıştım, çocuklarla aynı binada olmak bile beni sinirlendiriyordu. Tatile gitme işini hızlandırmış ve dört günde tüm işlerimizi halletmiştik. Şimdi arka koltukta mesajlaşan Min, arabayı süren Sung Ja ve düşünceleri arasında boğulmamaya çalışan ben Jeju'ya doğru yol alıyorduk. 

Gökyüzüne yükselmeye çalışan sokak lambaları arasından geçiyorduk ve onların top şeklinde bize yansıttığı her ışığında bir anımı görmeye çalışıyordum. Neden şizofren olduğum yalanını söylemişlerdi? O gün onları ektiğim için bu kadar sinirlenmiş olmamaları gerekirdi çünkü aynı şeyi çok kere Seungyoon da yapmıştı. 

Kabul ediyorum  akıl hastanesinde bir süre yatmıştım ama bana uygulanan program diğer akıl hastalarınınki gibi ağır değildi. Benim bölümümde hafif hastalar bulunuyordu ve bize basit programlar uygulanıyordu. 

Orayı düşündüm. O akıl hastanesinde geçirdiğim zamanları. Hep kurtulmak istediğim ve hatıralarını bile saniye gözümün önüne getirmediğim... Şimdi cesaretliydim, o hatıraları alabilirdim tozlu hatıralardan. Oradaki gerçeği görmeliydim. Ben şizofren değildim. Ve hiçbir zamanda olmadım. 

Geçen ışıklar arasında bir kaç ufak anı yakaladım ama onlar bana cevap verecek niteliğinde değildi. Gözlerimi kapattım ve karanlığın arasında bir ışık aradım. Bulacağım anının görüntü ışığı bana yetecekti ama ne görüntü bulabildim ne de anı. İyice sıktım gözlerimi. Artık ışık yerine sarı ve morumsu garip şekiller karşıladı beni. 

Hayır, onları istemiyordum anılarımı istiyordum. "Nasıl gerilere ittiysem onları artık hatırlamıyorum bile." 

"Bir şey mi dedin?" Sung Ja'nın sesi kırmızı bir çizgi halinde mor halkayı kestiğinde o görüntüye odaklandım ama kolumda hissettiğim ağırlıkla gözlerimi araladım. Bana göz kapaklarım dışındaki dünyadan sesleniyordu. "Hı?" dedim ne olduğunu anlamadığım için. 

Kolumdaki eli kayarak elimi bulduğunda oraya baktım, sonra yoldan saniyelik ayırdığı bakışlarının benimkilere baktığı gözlere. Gülümsedim ve bir şey yok dercesine başımı salladım. O da inci dişlerini sergilerken başını tekrardan yola çevirdi. Yazın ortasında üşüyen elimi ısıtan sıcacık elini sıktım. 

Zaten ben hep üşüyen bir insan oldum. İçim cayır cayır yansa bile dışım buz gibiydi. Belki de dışımın ısısını da çaldığı için yanıyordu içim. Şimdi beni ısısıyla saran ve güven veren birinin yanındaydım. Başımı hafifçe çevirip arkaya baktım. Yüzüne vuran telefon ışığında mesajlaşan Min, o da her zaman varlığıyla ısıtmıştı beni. 

Yanımda beni her şekilde kabul edecek iki insan varken, bana iftira atan diğerlerini umursamamalıydım. Bu tatili de onlar hiç hayatıma girmemiş gibi davranacaktım. Geri döndüğümde belki kendilerini affettirebilirlerdi. 

Beşe BirHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin