Bölüm Bir

288 24 3
                                        

Han Nehri'nin akan suyuna boş boş bakıyordum. Beynim ve hislerim de akan suyla birlikte gitmişlerdi. Üvey annemin bir zamanlar babama benim hakkımda dediği şey doğru muydu acaba? 

"Aklını kaçırmış." 

Gerçekten deliydim belki de, bütün bunları aklımdan uyduruyordum. Bir saat önce normal birine çarpmış ve garip hareketlerimle onu korkutmuş bir de üstüne telelfonumu orada bırakıp kaçmıştım. 

Akıl hastenesinden -tamam, bizimkilere göre rehabilitasyon merkezi- çıkmam doğru mu olmuştu? Dizlerimi karnıma doğru çektim ve çenemi oraya yasladım. "Yaşadıklarım gerçekti." 

Bunu sesli bir şekilde söylemeye ihtiyacım vardı, sanki duyarsam gerçekleştiğine inanacakmışım gibi. Tamam, diyelim ki yaşadıklarım gerçekti o zaman neden benim başıma geliyordu? Teknik olarak o beş gencin de başına gelmişti ama neden bendim ya? Zaten herkesin tek bir yanlışını beklediği biriyken bu olaylar daha da bocalamama neden oluyordu.

Elimi şortumun cebine götürdüm, babamı arayacaktım ve doktorla görüşme ayarlamasını isteyecektim. Ondan böyle bir şey isteyeceğimi asla tahmin etmezdim, kıyamet yaklaşıyordu galiba.

 Karnıma çektiğim bacaklarımdan birini uzatarak elimin cebine olan yolunu kolaylaştırdım. Tabi ki aptal kafam fazlasıyla unutkandı. Telefonum yoktu, o takım elbiseli gençteydi. 

 Sırtımı arkamdaki çimene bıraktım ve gözlerimi gökyüzüne diktim. "Yukardaki güç. Duyuyorsun beni değil mi? Bu korkunç beş olay delirmemden kaynaklanmıyorsa bile sonunda kafayı yiyeceğim. Neden ben?"

Sırtımı çevirdim ve yüzümü toprağa yasladım. Başımı yumuşak zemine vuruyordum bir yandan da ağlamaklı sesler çıkararak kaderime isyan ediyordum. Cidden çıkmaza düşmüştüm. Cesaretli biriydim ama bu durumda fazlasıyla korkak birine dönüşmüştüm. Sarılacak birini istiyordum. Küçük bir çocuk gibi kucağına yatacağım ve sıkıca sarılmasının huzurunda güvende hissedeceğim birisi...

"Chae Neul?"

Bu sesin her tonunu duymuştum, her koşulda tanırdım. Sung Ja. Kalbimi kazanan çocuk. Adı gibi herşeyi kazanmıştı bu hayatta, mükemmelliyeti yakalamıştı.

 Hey bir dakika! Şuanda çimenlere kafayı gömmüş salak mırıltılar eşliğinde ağlayan bendim değil mi? Bana seslenen ise yıllardır peşinde, dikkatinizi çekerek söylemek istiyorum ki 'çaktırmadan' koştuğum Sung Ja mıydı?

 Yüzümü kaldırmadan dilimi ısırdım. Ne bok yiyordum ben ya? Rezilliğin kitabını yazıyordum şuan. Ölsem ya da az önceki şok olaylardan on tane daha başıma gelse daha iyiydi. Tamam tamam abartmayacağım ölmek daha iyi.

 "Sen misin?"

 Evet benim, kaderimin belası. Nasıl kaldırayım şimdi yüzümü? Okulda yanıma yaklaşmazdın şimdi tepemde dikilesin tuttu. Napayım kafamı kaldırayım bari.

 Başımı ağır çekimde yukarı doğru kaldırırdım, resmen cehenneme an be an yaklaşıyordum. Bana doğru eğilen dünyalıları yakışıklılığıyla ezip geçen Sung Ja'ın gözlerine bakmaya korkuyordum. Yalnız bir ayrıntıyı atlayamam bu rezil anda bile, yakışıklılığıyla dünyalıları  ezip geçebilirdi fakat Bigbang grubundaki T.O.P'i asla! Çünkü T.O.P insan değildi. 

 Hafifçe boğazımı temizleyerek bu anda bile neler düşündüğüme sitem etme işlemimi tamamladıktan sonra popomu toprağın üzerine koydum. İşaret parmağımı çimenler üzerinde gezdirirken "Toprağı dinliyordum. Sinir boşaltımı gibi bir terapi yöntemi." gibi salakça bir cümle çukuruna atmıştım kendimi.

 Biri dilimi kesebilir miydi? Daha ne kadar saçmalayabilirdim! Sung Ja'ın kuşlardan bile daha güzel melodi çıkaran minik kahkahası beni bile şu durumda gülümsetmişti. Ah benim tatlı Sung Ja'm, bu salak kıza bile nasıl da nazik davranıyordu.

Beşe BirBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin