Sırtımı dayadığım soğuk taşlardan kaldırdım ve hücrenin rutubetli havasını içime çektim. Az yukarıdaki delikten sızan gün ışığı hüzmeler halinde içeriyi aydınlatıyordu. Ama bu bile ortamdaki kasveti dağıtmaya yetmiyordu. Takdir edersiniz ki şimdi d...
Zifiri karanlıkta yaklaşan ayak seslerini duydum. Gelen kimse yemeğimi getiren gardiyan olmalıydı. Büyük ihtimalle ölüp gitmemiz umurlarında olmazdı, o halde yemek uzatmalarının mantığı neydi ki?
Gardiyan, parmaklıklara yaklaşıp yemeği bıraktı. Ahh, yine mi buğday lapası!
Eğer telefonumun şarjı olsaydı lahmacun söylemeyi deneyebilirdim. Tabi adresi anlatırken de sorun yaşardım biraz. Bir saniye, böyle bir senaryoda yardım istemek için birini aramak daha mantıklı olurdu. Parmaklıkların ardından kaseyi aldım ve yemeye başladım.
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Daha sonra gardiyan bana bakmayı kesti ve arkasını dönüp gözden kayboldu. Böylece karanlıkla baş başa kaldım, yine ve yeniden.
En son size buraya nasıl düştüğümü anlatıyordum. Öyleyse bunun üzerinden gidelim. Sahi ya, nerede kalmıştım?
O hangarda diğer elçiler olan Açelya, Deniz, Acar ve Rüzgar ile tanıştıktan sonra falcının ininin olduğu bölgeyi araştırmaya gittik. Kısa bir yolculuk değildi, ama çok uzun da değildi. Yine de ışınlanma olayı beni kayda değer bir mesafe yaşadığım yerden uzaklaştırmıştı. Velhasıl kendimizi tekrar şehrin varoşlarında bulmuştuk. Ama adreste kimseyi bulamadık.
Neyse ki, bilgi edinmek için mahallenin çocuklarına sormayı akıl edebilmiştik. Buralara ikinci gelişimdi, ama yine de caddede oynayan çocuklar bana kadrolu figüranlar gibi gelmeye başlıyordu. Saçı tıraşlı olan elindeki taşı sertçe yerde sektirdi. Daha sonra bizimle göz göze geldi.
"Hey ufaklık, az bir baksana!" seslenen Deniz'di. İnsanlarla iletişim kurmakta doğal bir yeteneği var gibi gözüküyordu.
"Buyur ağabey?"
"Şu evi görüyor musun, orada yaşayan bir kadın varmış, onu tanıyor musun?"
"Nazife Teyze mi? Taşındı abi o herhalde."
"Ne kadar oldu?"
Çocuk durup bir düşündü. "Bilmem, aşağı yukarı iki hafta falan olmuştur, daha fazla da olabilir."
"Ortadan kaybolduğu zamanı kesin olarak söyleyebilir misin?" diye lafa karıştım.
Arkalarda bir çocuk parmak hesabı yapmaya başladı.
"Çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi..." mırıldanmaya başladı.
"Ya on altı ya on yedi gün falan."
"Taşınırken gördünüz mü?" diye sürdürdü Açelya.
Çocuklar anlamsızca birbirine baktı, bir kaç kişiye daha sorduk, hiç kimse kadını taşınırken görmemişti. Nereye gittiğini de bilmiyorlardı. Telefonumdan takvimi açtım ve ne zaman taşınmış olabileceği hakkında basit bir hesap yaptım.
"Bu tam benim buraya uğradığım tarihe denk geliyor, işte tam da bu noktada burnuma kötü kokular geliyor." dedim.
"Çöp, hakikaten de leş gibi kokuyor." Açelya burnunu tutuyordu.