※11※ evet, çözüm gerçekten de dediğin kadar basitti

19 9 11
                                    

Sekizkök’e döndüklerinde havanın aydınlanmasına birkaç saat kalmıştı. Günün geceden uzun olduğu son günde, ışıklar henüz sekiz dağın üstüne doğmamışken bile kutlamaya hazırlanan yüzler umur ve arsan, yüce Porsuk’un tüm ihtişamıyla oturduğu Bahçe’yi Harmantoru için hazırlıyordu. O koskocaman dallara binlerce farklı renkte kurdele, süsleme ve simyatik büyülerle bezeli ışıklandırmaları takıyor ve konukları ağırlayacakları binlerce masayı dev ağacın altına taşıyorlardı.

Gerçi gecenin kör karanlığında tepelerinde martı gibi çığlık atan, beyaz bir rüzgarkesenin hızla Dördüncü Taş tarafına uçtuğunu gördüklerinde epey korktular.

Neyse ki Eliz’i ve dolayısıyla Beri’yi bilmeyen yoktu. En fazla kıza sayıp sövmüşler, bir ihtimal de yelkanlılara beddua etmişlerdi. Eliz’in umrunda değildi pek. Kafasına ara sıra gözlerini patlatacakmış gibi hissettiren sancılar saplanıyordu, elleriyse Beri’nin kemiksi çıkıntılarını tutmaktan bembeyaz kesilmişti. Bedeni yorgunluktan ve öfke nöbetleri yüzünden dünyayı koşarak turlamış gibi bitkindi. Ama yatsa uyuyamazdı muhtemelen.

Her anı gözlerinin önündeydi çünkü. Dağın Kızı, tesbihe sarılan iblis, Hanım -özellikle de Hanım!- ve söyledikleri. En çok da o adi herifin kendisi, siması… Hanım kolunu bıraktıktan sonra ayakta durabilmek için verdiği savaş, ışıktan büyüsünün bir anda bozulup parçalanması ve burnundan oluk oluk akan kan… Bedeni kırıkmış. Bunca zamandır hem de. Ve ben… 

Ve ona hiçbir şey söylememişlerdi. Eliz'e. Genç adamın yıllarca en yakınında duran, tereddüt etmeden canını emanet eden Eliz'e. 

Dördüncü Taş’ın korularının arasında kalan evinin bahçesine kondu beyaz rüzgarkesen ve ışıltılı tozlara ayrılıp yeniden örümcek oldu, büyücü kızın soğuktan ve öfkeden titreyen koluna tırmandı. İki sene önce terk ettiği ve şimdi döndüğü için pişmanlık duyduğu evine doğru yürüdü sert adımlarla.

Gerisinde iri kanatlar çırpındı ve yarattığı hava akımıyla kızın bozulmuş örgüsünden dışarı taşan bukleleri havalandırdı. “Eliz,” diye seslendi o anda duymaya en tahammül edemeyeceği ses.

Eliz arkasını dönmeden ışıkları hepten sönük iki katlı evine yürümeye devam etti. Peşinden mi gelmişti? Sekizkök’ün uzun dağlarını gördükleri anda kız keskin bir hamleyle dönmüş ve Dördüncü Taş’a varabileceği en uzun mesafeyi kat ederek uçmuştu. Tenine dokunup saçlarına karışan rüzgarla birlikte öfkesinin birazcık olsun yatışacağını düşünmüştü çünkü.

Pek beyhude bir çaba olmuştu. Damarlarını acıyla, azapla ve hayal kırıklığının bin farklı parçasıyla yakan o korkunç hiddet oradaydı hala. 

Kızın bileğini çevrelerini kuşatan dağların kalbinde yatan kadim ateş kadar deli ısıyla tutuşmuş iri bir el yakaladı. “Eliz-”

O ana dek ellerini bedeninin kontrolüne ve aklının planlarına uyduran iradesi parçalandı. Gövdesi hızla geriye dönerken sargılı eli belindeki bıçağını çekti ve ürkütücü bir çeviklikle bıçağın keskin tarafını Erez’in gırtlağına dayadı. Hafızasının unuttuğu ancak kaslarının çok ama çok iyi bildiği bir hamleydi bu. Defalarca kez yapmıştı. Defalarca kez kesmişti onu. Kanatmıştı. Yaralamıştı.

Bir kez daha yapmaktan, bu kez kuvvetini sakınmaktan imtina etmezdi. Etmeyecekti. 

“Git buradan,” diye tısladı kız. Gözlerinden ateş çıkıyordu sanki. Öfke olmalıydı bu. Evet. Görüşünü bulanıklaştıran şey öfkeden başka hiçbir şey olamazdı.

Genç adamın yüzünde ne şaşkınlık vardı ne de telaş. Eliz bu hamleyi binlerce kez yapmıştı. Erez de aynı darbeye binlerce kez maruz kalmıştı. Ama bu kez kaçmadı bu hareketten. Başını geri çekmedi ya da geriye adım atmadı. Bıçağın yalımı gırtlağına dayalı halde olduğu yerde kaldı. 

KEMİK VE GECEDENHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin