Sina'nın kaldığı aile yadigarı ev, şehrin kuzey ucundaki renkli okaliptus ormanı ve sakince akan temiz bir ırmak kenarındaki çiftliğin içindeydi. Turuncu renkli fesleğen yapraklarının ve kızın hayatında gördüğü en parlak sedef renginde çiçek açmış orkide sarmaşıklarının pencereden içeri girmeye çalıştığı mutlak camından dışarı bakıyordu Eliz. Gökyüzü aydınlanmak üzereydi ve takımyıldızları kızın gözleri önünde tam üç kez değişmişti. Buna rağmen orman aydınlık, ışık ise can taşıyan her zerredeydi.
Ormanın huzurlu neşesinin çiftliğin çitlerinden içeri girememesine sebep olacak kadar yılgı ile doluydu ev. Navhir'in tezgaha dokunan keskin bıçağının tıkırtısı, Erez'in kömürden kaleminin sayfa üstündeki hışırtısı, ocakta fokurdayan çorba, odun ateşinde ağır ağır pişen ekmek dahi bir şekilde durgun ve isteksizdi.
Alyaz bahçeye açılan kapıdan mutfağa girdi gözünü ovuşturarak. Gözlerinin kenarında ve elmacıklarının üstünde makyajının koyu renkli izleri duruyordu hala. Geniş, geleneksel şekilde döşenmiş eski mutfağın tam ortasında duran geniş masanın altından tabure çekti ve yorgunlukla çöktü.
"Nasıl?" diye sordu Eliz kalçasını tezgaha yaslayarak.
Alyaz masanın üstüne başını yasladı. "Ağzını bıçak açmıyor."
"Söylemiştim."
"Söylemiştin ama o zavallı çocuğu o halde bırakmaya içim el vermiyor!" Alyaz'ın sesi, onu tanımayanı ürkütecek kadar yüksekti ama Eliz alınmadı hiç. Biliyordu ablasını ve saman alevi gibi patlayan öfkesini. Ustaya ve Vali'nin kızına saldıramayınca iğneli laflarını bünyesinden atamamıştı. "Kaltak karı. Yaptığı şeye bakar mısın ya? Sen git tüm tasarımı ufacık kıza yaptır. Elbisenin her karışını diktir, her masrafını çırağına ödet, sonra kalk 'Elbiseyi ben yaptım.' de. Hem eyalet terziliğine terfi et hem de eşek yüküyle para al." Alyaz hırsla başını kaldırıp Navhir'e baktı. "Yok bu şu adiye hesap soracak biri?"
"Var," dedi Toprakiblisi gözünü özenle incecik kestiği sukabaklarından ayırmadan.
"Kim?" diye sızlandı Alyaz. "Lütfen söyle de bir an önce hal çaresine bakalım!"
Navhir Alyaz'a bakıp gülümsedi. Bakışlarındaki kapkara ima ve yüzündeki o tuhaf, planlı neşe ile kız kardeşler birbirlerine bakakaldılar.
"Cinayet?" Erez kalemini sayfaların arasına koyup defterini kapattı. "Yaşasın. En sevdiğim." Oturduğu sedirde bir kedi gibi gerindi. "Yer ve zaman söyleyin. Kalifiye büyücünüz emrinize amade."
"Büyü mü?" Navhir kestiği kabakları tencereye atıp üstüne hoş kokulu birkaç farklı baharatı göz kararı serpiştirdi. "Büyüyle birini öldürmek gerçekten tatmin edici oluyor mu, anda? Merakımdan soruyorum."
"Pek sayılmaz," diye itiraf etti Erez. "Ama üstün kirlenmiyor."
Navhir başını salladı. "Doğru, kan lekesi epey zor çıkıyor."
"Derdin üstünün kirlenmesi ise tabanca da kullanabilirsin, Ertim." dedi Alyaz masanın üstündeki muzlardan birine uzanırken.
"Kalsın." Erez yüzünü buruşturdu. "Tabancalar çok gürültülü."
"Zehir?" diye öneride bulundu Alyaz.
"Hiç tarzım değil."
Eliz burun kemerini sıktı. "Hepinizin gidip zıbarması gerek." Alyaz itiraz edecekti ki Eliz tezgahtan ayrılıp ablasının protez kolunun kayışına uzandı. Düğümü üç kere çekti ve kayış kolaylıkla açıldı. Ağır metal kolu masanın üstüne dikkatle yerleştirirken ablasının omzuna pat pat vurdu. "Hadi Alyaz. Gözlerini açık tutamıyorsun artık. Hadi."

ŞİMDİ OKUDUĞUN
KEMİK VE GECEDEN
FantasiKız oğlanı ilk kez bulduğunda sonsuz bir gecenin içinde ve donmuş topraklar üstünde, yirmi cesedin yanı başındalardı çünkü kainat onları anlaşılmaz ve karmakarışık bir bağ ile bağlamıştı. Kız oğlanı son kez bulduğundaysa... Elleri onu öldürmeye git...