Haftalar sonra nihayet Güney Cali'ye vardılar. Geçen günler boyunca Aera ve doğru dürüst konuşmamış, William ise eskisi gibi Aera'yla şakalaşmıştı. Kadın, artık biraz daha iyiydi. İlk günkü durumlarına göre kendine gelmiş sayılırdı.
Bir tepeye tırmanıyorlardı. Aera yüzyıllarca burada yaşadığı için tepenin ardında sarayın belireceğini biliyordu. En yüksek yere çıktığında derin bir nefes vererek manzaraya baktı.
"Hiç değişmemiş," diye mırıldandı kendi kendine. Yüzünde özlem dolu bir gülümseme belirdi. Gözlerini yavaşça kapattı ve başını arkaya atarak rüzgarı hissetti. Yüzündeki gülümseme gittikçe büyüyordu. "Bu çok güzel," diye fısıldadı.
José, bu manzarayı beş metre uzaktan izlemekle yetindi. Aera'nın güzelliği karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Onun yeniden böyle büyüleyici bir şekilde gülümsediğini görmek, José'nin de yüzünde bir tebessüme sebep olmuştu. Eğer dokuz yıl önce Aera burada bu şekilde duruyor olsaydı, José hiç düşünmeden kadının beline sarılır ve kulağına şehvetli sözler fısıldayarak kadını caydırırdı. Şimdiyse sadece onu uzaktan izleyebiliyordu. Gerçi buna bile minnettardı. Aslında hiçbir şeyi hak etmiyordu. Aera'yı izlemeyi de hak etmiyordu.
Düşüncelerinin moralini bozmasına izin vermedi. Aera'yı izlemeye devam etti. Ta ki kadın izlendiğini anlayıp gözlerini açana kadar.
Aera yan tarafına döndüğü an José'yle göz göze geldi. Adamın onu izlediğini anlamasıysa birkaç saniye sürdü. Kadın hızla kızararak başka yöne döndüğünde José belli belirsiz güldü.
William bu görüntüyü kaçırmamıştı elbette. Pişmiş kelle gibi sırıtarak kralı ve kadınının cilveleşmelerini izliyordu. Pantolonu aşağı doğru çekiştirilince irkilerek yere baktı.
Jane kocaman gözlerini kırpıştırarak, "Babam anneme niye öyle bakıyor?" diye sordu.
William sırıtmasını koruyarak yere bağdaş kurdu. Jane ise ayakta durmasına rağmen William'la aynı boydaydı. William kızın parlak sarı saçlarını karıştırarak, "Çünkü anneni çok seviyor," diye yanıtladı sorusunu.
Jace elindeki ince uzun ağaç dalıyla, kızkardeşinin saçlarını okşayan William'ın eline vurdu. "Kardeşime dokunma."
"Üzgünüm ufaklık. Aramızdaki buzların eridiğini sanıyordum." William üzgünmüş gibi görünerek elini geri çekti. Jane kaşlarını çatarak Jace'e döndü.
"Ne yaptığını sanıyorsun Jace? Önüne gelene çemkirmeyi bırak ve biraz gülümse!" Sözlerinin ardından iki elinin işaret parmaklarıyla Jace'in dudaklarını yukarı kaldırdı. "İşte böyle."
Jace gözlerini devirerek kafasını geri çekti. "Kimseye çemkirdiğim yok. Seni korumaya çalışıyorum."
Jane ise biraz daha yumuşak bir sesle, "Kimseyi korumana gerek yok Jace. Artık güvendeyiz. Bütün kötü günler geride kaldı." Kardeşine sarılarak oğlanın saçlarını birkaç kez okşadı. "Şimdi mutlu olma zamanı. Tamam mı?" Jace alaycı bir ses çıkarınca çocuğu biraz daha sıktı. "Tamam mı?" diye tekrarladı. Jace sonunda pes ederek, "Tamam," diye homurdandı.
William araya girme ihtiyacı hissederek, "Kılıç kullanmayı biliyorsun demek," dedi. Jace Jane'in kıskacından kurtularak sert bir hareketle başını salladı. Sekiz yaşındaki bir çocuğun nasıl böyle asil ve ciddi durduğunu William'ın aklı almıyordu. İçinden sinsice gülümseyerek, "Bende çok iyi kılıç kullanırım. İstersen sana bazı teknikler gösterebilirim."
"Sahiden mi?" Gözleri adeta parlayan Jace, ilk kez bu kadar hevesli görünmüştü adamın gözüne. Küçük çocuk kulaklarına varan bir gülümsemeyle, "Kışlanız var mı? Bende gelebilir miyim?" diye sordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Aera
VampireDünyada minimuma inen insan sayısı beş vampir krallığını büyük bir kriz ve kuraklığa sürüklemiştir. Artık krallar daha vahşi ve kontrol edilemez durumdadırlar. Kral José ise diğerlerinin bilmediği gizli bir silaha sahiptir. Ormanda yaşayan güzeller...
