Yer: Seul Sanat Lisesi, 2.kat koridoru
Tarih: 20.09.2016 12.30
"Bay İnek," diye bir sesleniş duydum koridorun başından ve hayatıma beş yüzüncü kez - belki bin olmuştur, emin değilim- sövmeye başladım. Görünmezlik krallığım ile sonlandırmayı planladığım lise hayatımın içine, müdürün biricik oğlunun sıçacağını bilemezdim. Takvimlerde gösterilen 20 Eylül tarihinin bitmek bilmeyen saatlerine nefret duyarken dibime kadar gelmiş sese kulak kabarttım.
"Home Parti'ye gelirken iki şişe vodka getirmeyi unutma. Bayılana kadar içeceğiz o gece."
"Geleceğimi mi düşünüyorsun cidden, Bay Edepsiz?" dedim ve bir omzumu kavrayan eline bir de gözlerimin kayışını ezberleyen göz bebeklerine baktım.
"Üstelik sınıftaki rezaletten sonra benden özür bile dilemedin."
"Hadi ama İnek," dedi omzumu sarsarken ne kadar güçlü olduğunu gayet iyi anlıyordum. "sadece eğleniyordum."
"Ayrıca bizim sınıftan partiye gelmeyen bir kişi bile yok."
Omzumdaki sıcak elini ittirip göğsümdeki kimya kitabını ve deney föylerini düzelterek ona kirpiklerimin altından boşa uğraştığını anlatan bir izlenim verdim.
"Ben varım," dedim ve kararlı olduğumu belli edip sola çekilerek ilerlemek için bir adım attım. "partine asla gelmeyeceğim."
"Seninle bir daha eğlenmeyeceğime söz versem bile mi?"
Hareket eden tabanlarım, taş zeminde durduğunda kendi etrafımda döndüm ve kaşlarımı bir anlaşmaya hazırlayarak havaya kaldırdım. Onun söylediklerine güvenme yanlışına düşemezdim ama yıllardır koruduğum ünvanımı da dalga geçme sınırlarının ne olduğunu bilmediğim bir züppenin anlık isteklerinin kaderine bırakamazdım.
"Yemin edeceksin." dedim ve benimle konuştuğu yere doğru geri geri yürüyerek karşısında siperimi aldım. Tanrım, beyaz gömlek gövdesini bir askı gibi sıkarken ve taktığı salaş kravat yeterince erotik anlam barındırırken ben düzgün bir akla sahipmişim gibi ondan yemin etmesini nasıl isteyebilirdim?
Bazen, ben de kendime şaşırıyorum.
Gözlerine kilitlediğim gözlerim ile ondan hedefimi ayırmazken omuzlarının hafifçe oynadığını gördüm ve derinleşen mırıltısının "Yemin ederim." gibi bir şeye tekabül ettiğini duydum ama kafamı eğdiğimde havaya kalkmış olan sol bacağını fark etmemiştim.
"Cumaya kadar düşüneceğim."
Arkamdan bağırışını duyduğumda içimin ısınmasını elimdeki teknik bilim kuralları ile açıklayamazdım. Oysa ki söylediği cümle, iç gıcıklayan romantik bir kalıp bile değildi.
"Sen de çok nazlı çıktın be İnek."
Eh, mizah anlayışımız giderek benzemeye başlamıştı sanki (?)
~
Yer: Seul Sanat Lisesi, çıkış kapısı
Tarih: 20.09.2016 16.30
Sırtımdaki beş kiloluk çantaya rağmen yörüngede yürümeye çabalarken elimdeki çilekli sütü içmeye devam ettim ve önümden geçen mini etekli kızların bazılarını alıcı gözlerle süzdüm. Hormonlarıma pek etkisi olmuyordu lâkin nefeslerimi hızlandıran oynaşmalara ihtiyacım yok değildi. Sonuçta sonunda on sekiz olmuştum.
Ne önemli bir yaş.
Herkesin sizden yüksek bir puan beklentisi içinde olduğu ve sizinde bu baskıdan dolayı kendinizi yiyip bitirdiğiniz yaş.
Neyse ki hayatta her zaman çalışanlar kazanmazdı. Bazen Kim Taehyung olmanız, tüm sorumluluklardan kaçmak için yeterliydi. Bitirdiğim süt paketini çıkış kapısındaki çöpe fırlatıp geniş, ağaçlarla bezeli okul bahçesinden ayrıldım ve görmemem gereken bir manzara ile karşılaştım.
Jungkook...
Yok, yok, biriyle seviştiği falan yoktu.
Yalnızca konuştuğu iki çocuk, kendisinden biraz büyük gibiydi ve birbirlerine olan tavırları çok... samimiydi. Kanımı kaynatan ve kalbimi hızlandıran bu görüntü, ezberimde tuttuğum integral formüllerini bana anında unuttururken yürümeye başladım ve onların hizasına geldiğimde konuşmalarına konuk oldum.
"Namjoon Hyung, yarın akşam yapılacak yarışta kopilotun kim?"
"Tabii ki, Seokjin!" dedi, gri saçlı adam otuz diş gülümserken bir kolunu yanındaki sarı saçlı ve pembe şortlu adamın omzuna attı.
"Benimki hâlâ belli değil," diye yakınan Jungkook'un surat ifadesi içler acısıydı ama pür dikkat dinlemeye devam ettim. "sizce bizim sınıftan birini ikna edebilir miyim?"
"Çok zor..." diyerek kafasını iki yana sallayan Seokjin, -sarı saçlının adı bu olmalıydı- umutsuz bir bakış gönderdi, zengin züppeye.
Jungkook'un Namjoon diye seslendiği çocuğun gözleri birden parıldarken akşam üstüne yaklaşan gökyüzü serin havayı beraberinde getirirken çıkan rüzgarla kelimelerini zar zor seçebildim.
"Senin şu İnek---"
En yakın arkadaşım Park Jimin'in koluma girmesiyle devrelerim tümden yanarken onları dinlemeyi kestim ve Jungkook'u çevreleyen iki adamın davranışlarının kıskançlık potansiyelimi arttırmadığına kendimi inandırmaya çalıştım.
"TaeTae," dedi Jimin ve kendime attığım hayali tokatlar sayesinde ona dönebildim. "beni dinliyor musun sen?"
Yumuşacık kalbe sahip minnoş arkadaşımın yüzüne dalgın dalgın bakarken cevap verdim.
"Hayır."
☆
3 bölümdür aynı gün içindeler fakat sadece önemli günleri yazacağımdan tarihler arasında epey atlama olacak, o yüzden siyah yazıları dikkate almanızı öneririm:)
ve... gidişat nasıl sizce, çok saçma yazmıyorum değil mi? ajshdsjakda
her neyse, sizi seviyorum^_^
düzenlendi :: 181129 ::
ŞİMDİ OKUDUĞUN
classroom :: vkook
FanfictionGözlerinizi, size yabancı olan birinin gözlerine değdirdiğinizde o kaçamak bakışların kaç saniye sürdüğünü saydığınız oldu mu? Benim, oldu. Tam tamına on dokuz saniye.
